Kişilik (şavk Annesini Öperken Iı/ııı)


Zamanı geldiğinde gecenin perdesi açılmış, gökyüzüne koyu bulutlar serpilmiş, aralarına parlak yıldızlar yerleştirilmiş ve en son olarak Ay ağır aksak yürüyerek sahnedeki yerini almıştı. Boğaz’dan havalanan bir kol, suların üzerinde oynaşan köprünün ışıklarını, karşıdan karşıya geçmekte olan şehir içi vapurlarından yayılan aydınlığı alıp şöyle bir şehri boydan boya dolaşarak gökyüzünün belinden tutuyor, şehvetli dudaklarının kızıllığını bulutların döşlerine bırakıyordu.

Kerim çenesini dayadığı kolunun dirseğinin kaymasıyla beraber yarı daldığı uykudan uyanırken hastane odasından gördüğü manzaranın ruhunda uyandırdığı etkiye şaşırarak on beş gündür yan tarafında duran yatakta derince uyumakta olan annesine baktı. Yorgun gözlerini canı sıkılarak cama doğru çevirdiğinde camın buğusunda annesinin çıplak bedenini bir yabancının üzerinde gördü. Duygularını tanımlayamayacak kadar yorgundu. Ama işte yine de yıllar önce olan olayın hayalinin görünmesi şu annesinin başında kaldığı son on beş günde daha da artmıştı.

O gün vapurdan indiğinde neşeli çocuklar gibi hissediyordu kendini. Elif’le tanışmış, O’nu gülümsetmişti. Elleri cepte mağazaya doğru yürürken çalan telefonda babasının annesinin kalp krizi geçirdiğini ve yoğun bakıma aldıklarını söylemesiyle dünyasındaki mavi balonlar uçmuş, yerini ürkeklikler, korkular, kaybeder miyim sorusu almıştı. Annesi yoğun bakımda iki gün kalmıştı. Hastaneye aceleyle gitmiş, nefret ettiği hatta nefretten öte tiksindiği annesinin yoğun bakımda cansız duran bedenini görünce yüreğindeki duygular güneşte karların erimesi gibi eriyerek akıp yerini sevgiye bırakırken Kerim annesinin iyileşmesi için dua etmişti.

Ama şimdi… İnsanoğlu ne garip bir yaratıktı. Duygularını anlamaya imkân yoktu. O iki günden sonra annesi yoğun bakımdan çıkıp şu odaya getirilince Kerim’in içindeki öfke, nefret duyguları yine bir yolunu bularak üste çıkmıştı. Kerim huzursuzdu, Kerim mutsuzdu. Elif’i gördüğünde yanan göz bebeklerinde şimdi enkazlar vardı, yenilgiler, mağlubiyetler, suskunluklar. Babasıyla yan yana gelince gözlerini kaldırıp bakışlarını babasına doğru çeviremiyordu. Babasının sorularına tek tük sözcüklerle cevap veriyor, onun dışındaki zamanlarda yan yana geldiklerinde Kerim ördüğü duvarların üzerine yeni tuğlalar örüyor, yetmiyor, tuğlaların arasına harcı doldurdukça dolduruyordu.

Bazen de babamın bilmesi gerekir diyerek geçmişi anlatmak istiyor, bu niyetle yanına geliyor fakat babasının hüzünlü gözlerine yeni dertler eklememek için tekrar anlatacaklarını yutuyordu. Her yutuş, Kerim’in gün yüzü görmemiş derinliklerinde yeni çürümeler yaratıyor, o çürümelere vicdanı her adım attığında Kerim çıkamayacağı derinliklere daha da batıyordu.

Annesine baktı bir an için. Dudaklarına, çatlamış dudaklarının kenarında beliren mor damarlara. Annesi her şeyden habersiz uyuyordu. Bir an için Kerim kalkıp yastığı annesinin yüzüne bastırmak, O’nu boğmak ve kaderinden intikamını O’nu yok ederek almak istedi. Sonra kendinden utandı. Yumruğunu sıktı. Acaba elleriyle direk boğazını mı sıksaydı? Ya da bir yerden zehir bulup serumuna şırınga mı etseydi? Ya kendi adiliğine ne diyecekti? Annesini yatakta gördüğü adam üç gün önce hastaneye gelmiş ve odada annesini ziyaret etmişti. Kerim de o adam gelince odada fazlalık gibi usulca kalkmış ve odadan dışarı çıkıp adamla annesini yalnız bırakmıştı. Şimdi en çok kendisinden mi iğrenmeliydi yoksa annesinden mi? Cama bir yumruk savursa ya da en iyisi kafasıyla kırsa. Derinliklerinden bir karabasan geliyor, göğsünde genişleyerek tüm göğüs kafesini kapatıyor, Kerim’in nefes almasını engelliyordu. Kerim kendini boğuluyor gibi hissetti. Soğuk terler alnında belirince derin nefes almaya çalıştı. Her hamlesi boğulmasını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Uzaklarda lâmbalar yanıyordu, ışıklar akıyordu. İnsanlar evlerinde mutlu bir şekilde yemek yiyorlar, çocuklarıyla oturuyorlar, televizyon seyrediyorlar, çaylarını yudumluyorlar, zamanı gelince de yatak odalarına çekilip sevişiyorlar ya da karı koca birbirine sarılıp yatıyorlardı. Sabah da kalkıp işe gidiyorlardı çocuklar da okula. Böyle sade yaşamayı çok isterdi.

Kerim ise ne yapıyordu? Babasını aldatan annesinin başında sabahın olmasını bekliyordu. Niye? Sabah belki annesinin babasını aldattığı adam yine gelecek ve Kerim onunla karşılaşıp annesiyle baş başa kalması için odadan dışarı çıkacaktı. Boğuluyor gibiydi. Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşan şeytanların hepsi sanki O’na doğru hücuma kalkmışlardı. Şu an babası gözüne çok silik geliyordu. Kadınına bile sahip olamamıştı. Yıllarca varsa yoksa işiydi. Ne annesiyle ilgilenmiş ne de kendisiyle. Böyle düşününce bir an olsa da vicdanının hakkından geliyordu Kerim ama bir süre sonra yine dönüp başa geliyordu daha fazla kayıplarla. Küçükken her şey ne kadar da masumdu. Hatta ortaokula giderken sınıfında sarı saçlı bir kız vardı. O’na âşıktı. Derste kafasını kaldırıp kaldırıp O’na bakardı. Kızla göz göze gelince utanır başını öne eğerdi.

Kalktı, dar gelen odanın içinde turlamaya başladı.

—Kerim! Annesinin kısık sesini duyunca yatağın başına geldi ama duygularını saklayamadan annesinin ruhunu soyan bakışlarını ta içinin derinliklerinde hissetti. Ne düşündüğünü söylemesine gerek kalmamıştı. Annesinin bir an için aydınlanan bakışları gerçekleri anlayınca soldu, hüzünlendi. Ne diyeceğini bilemedi, ne diyemeyeceğini de. Bir an kem küm etti. Uyandığına pişman oldu. Yüzünü yan tarafa çevirdi. Beyaza boyalı duvarda zamanın bıraktığı grilik, o griliğin içinde lekeler sanki Kerim’in bakışlarını anlatıyordu. Annesi anlatılamayacak anlatılması gerekenleri düşündü. Babasıyla olan sorunları, yalnızlığını, gecelerin ürpertisini, yılların götürdüklerini, çıkardıklarını… Suskunluk duvarlarda yankılanıp Kerim’le annesinin yüzüne çarpıyorlardı.

—Ne diyebilirim ki oğlum? Dedi yarı kaygılı sözcüklerle. Haklısın, ben çok kötüyüm. Sesi gittikçe titriyordu, iri damlalar yanağından yastığın beyaz kılıfına art ardına düşüyordu. Konuşmasına devam etmek istedi ama gözlerini kaldırdığında mahkûm edildiği yalnızlıktan başka kimse yoktu odada. Ta ki on dakika sonra kocası gelene kadar.

Dışarısının ayazı Kerim’i biraz olsun kendine getirmişti. Annesiyle ilgili düşünceleri zorla kovup yerine Elif’le ilgili düşler alınca içi umutsuzca da olsa ısındı. İki defa gördüğü kızdan ne umut ediyordu ki. Hele erkek arkadaşı olduğunu da öğrenmişti. Yine de O’nun siluetini alıp gökyüzünde Ay’la yıldızların arasına yerleştirdi. Üşenmedi, elini uzatıp birkaç yıldızı ihtiyacı olmadığı halde O’nun göz bebeklerine yerleştirdi. İki parmağının arasına sıkıştırdığı bulutları uzun uzun kesip saçlarının yanına bıraktı. Ellerini havada oynattıkça çıkan rüzgârın ciğerlerine getirip ikram ettiği Elif’in saçlarını sevinçle kokladı, O’nun uzun parmaklarını sıkıca tutup yürümeye başladı. Dudaklarından öpse miydi acaba? Yumuşak, etli, davetkâr dudaklarından… Avuç içiyle yanaklarından sevdi. Derken gözlerini O’nun bakışlarına kilitleyip bakışlarının derinliklerinde anlattığı masalı dinlemeye başladı. Bir genç kızın masalını. Prensini arayan, prensini bekleyen kızın masalını. Şiirimsi, büyülü şimdiden ziyade yüzyıllar öncesinde yaşanıldığını umdukları masalı.

—Kerim Bey! İyi akşamlar.

—İyi akşamlar Nedim. Hoş geldin.

—Bir uğrayayım, dedim. Anneniz nasıl oldu? Geçen gün epey iyi olduğunu söylemiştiniz.

Kerim bir an gece gece Nedim nerden çıktı diye içinden söyleniyordu. Gerçi sağ olsun çocuk bu saatte gelip annesinin durumunu soruyordu ama kendisinin yalnızlığa ihtiyacı vardı. Yarın annesi çıkacaktı ve ne yapacağına henüz karar verememişti. Babasına anlatmalı mıydı? Biliyordu ki bunların hiç birini yapamayacaktı. Anlamsızca kendini hırpalıyordu. Ya babası ne olursa olsun, ben annenle yaşamaya devam edeceğim derse?

—Yarın çıkacak Nedim. Doktor, bir şeyinin kalmadığını söyledi. Bundan sonrası bildiğin şeyler. Heyecanlanmayacak, yorulmayacak falan fistan. Gel! Şuradan çay alalım. Sessizce yürüyorlardı. Zaten Nedim mağazada da konuşmazdı. İçine kapanıktı. Ama sağlam, güvenilirdi. Kerim çıkacağı zaman kasayı O’na emanet ederdi. Nedim sigara paketinden sigaraların ucunu çıkarıp Kerim’e tuttu. Kerim’in içmediğini biliyordu ama mağazada kendinden üst konumda olduğundan saygıda kusur etmek istemezdi. Kerim istemeyince kendisi bir sigara yakıp dumanını İstanbul’a doğru savurdu.

—İşler nasıl gidiyor? Cemal Bey yine çapkınlığa devam ediyor mu? Diye sorduğu an sorduğuna pişman oldu Kerim. On beş günde ne değişecekti ki. Yıllardır eşini aldatan patronları Cemal Bey doğru yolu bulup eşine mi dönecekti. İşte iş olsun, sohbet dolsun mukabilinden sorulardı. Şu çayı bir an önce alıp içsek ve Nedim gitse diye düşünüyordu.

—İşler bildiğiniz gibi. Yakında ilkbahar ürünlerini vitrine koyacağız. Siz geldikten sonra olur herhalde. Patronda bildiğiniz gibi. Ama yeni bir hatun bulmuş. Geçen onları Sisi barda görmüşler. Değişmez bence O. Hâlbuki eşi ne kadar da güzel, hanım efendi. Herhalde erkeklerin hamurunda var aldatmak. Valla ben hanımı aldatsam ve duysa hemen kapı önüne koyar beni. Kerim Bey, zamanı değil ama bu dolardaki yükseliş durmazsa fiyatlarda zam kaçınılmaz gibi gözüküyor. Piyasa da o kadar zammı nasıl karşılar, bilemiyorum valla. Nedim anlattıkça anlatıyordu olanları. Anlattıklarının hiçbir anlamı yoktu Kerim için. Zaten Kerim’in yüzüne baksa bir an susup anlattıklarının ne ifade ettiğini anında fark ederdi.

—Unuttum bu arada Kerim Bey! Sizi bir bayan sordu dediği an Kerim birden tüm dikkatini Nedim’e topladı bir ümitle.

—Kim? Adını bırakmadı mı? Daha önce hiç görmedin mi? Soruları Nedim’in dikkatini hemen çekti.

—Hayır! Görsem hatırlardım. İlk defa geliyorlardı. Uzun saçlı, güzel, alımlı bir bayandı ve özellikle de sizi sordu. Yanında sarı saçlı bir bayan vardı.

Birden bir kelebek Kerim’in yüreğinden havalanıp gökyüzüne sarılan İstanbul’un saçlarına konup umuda döndü. Bunu Kerim’den başka kimse görmemişti ama konmuştu.






ersin başeğmez
17 aralık 2013 19:53 _izmir
çaysız_şekersiz ve bademsiz




Yazı Sahibi

Ersin Başeğmez
Ersin Başeğmez
Yazı Sayısı 618 Yazısı var.
Aldığı Yorum 682 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 17 Aralık 2013 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 795 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.

Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!

Kişilik (şavk Annesini Öperken Iı/ııı) isimli yazı, Ersin Başeğmez tarafından 17 Aralık 2013 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...







Giriş Paneli







Haftanın Konusu
Barış

Bu hafta, haftanın konusu Barış seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku

Kitaplar

Bak Vallahi DüşünürümBak Vallahi Düşünürüm
Tuba Bulgur

Köşe Yazıları

Erol SunatBu Kibarlık Bizi Öldürecek!
Erol Sunat

Ertuğrul Erdoğanİyi Bir Hamle Yapmalıyız
Ertuğrul Erdoğan