Asafca (vıı)


Ben ne kadar çok da isterdim ama olmadı. Ben ne senin doğumunu görmüş, ne de Dünya''ya merhaba diyen çığlığını duymuştum. Gözlerini yummanı, yumarken annenin memesine yumulmanı da göremedim. Ne kadar da çok isterdim zamanı geçmişe doğru götürmek ve senli an''ları hiç es geçmeden hafızamın girintili çıkıntılı yollarından giderek en derin yerlerinde muhafaza etmek...

Annenin altını değiştirdikten sonra, rahatlamanın verdiği huzurla yüzünün gülümsemesine ve sevinçle annenin seni kucağına alması için yumuk ellerini ve bacaklarını sallamana bayılır ve annenden önce seni kucaklardım. Sıkıca göğsüme doğru bastırır, seni koklar, sonrasında belinden tutup havaya atardım. Sen şen kahkahanı bırakırken havaya ve tutacağıma dair güvenirken bana, ben seni yeni heyecanlarla tutardım. Ve sonrasında annene teslim ederdim üzülerek ve kıskanırdım annenden seni, neden ben emziremedim diye. İlk emeklemeni sevinçle izlerdim, sen bebeklere has duygularla gözüne annenin kızacağı bir şeye dikerdin. Mesela, sehpanın üzerindeki vazoya ve onu almak için ilk başlarda yavaş, sonraki zamanlarda hızla emeklerdin ve bilirdin hep annen senden önce davranacak. Ya ilk adımlarına ne demeli. Paytak paytak ayaklarının bazen birbirine sürterek, bazen de takılarak ürkekçe yürümeni ve zaman geçtikçe pekiştirmeni. Hele kırmızı balonun ardından koşmanı izlemek ve her an düşeceksin korkusunu yaşarken nefesimi tutmak...

Küçük elinle yemek kaşığını kimseye kaptırmadan ve ısrarla vermeden çorba kâsesinin içine daldırman ve her daldırışta kaşıkta kalan birazcık çorbayı ağzına götürmeye çabalarken dökmen ve bunun evde şen kahkahalara sebep olması. Keyifle ağzının kenarını, dudaklarını silerdim ve sen ağlardın niye sana dokunuyorum diye kaşığı bana vurmaya çalışırken. İlk doğum gününde çikolatalı pastanın üzerindeki mumu sen söndürmek için uğraşırken ben de senin saçlarını koklardım, söndürünce de neşeyle etrafına bakınca alkışlardım''''İyi ki doğdun'''' sözleriyle. Ve yanında çeşit çeşit elbiseleri olan, makyaj kutusu bulunan sarı saçları upuzun bir bebeği sana hediye ederdim, değil mi ki o bebeği sen bir ömür boyu saklayacağını düşünerek.

Pembe elbiseni giydirip seni parktaki salıncakta sallardım. Her gökyüzüne doğru yükseldikçe çocukça kahkahaların parkı çınlatırdı. Tahtırevana binerdik. Ben seni yükseldikçe, sen hem korkudan hem de heyecandan çığlıklar atardın. Parkın hemen yanına tezgâh kurmuş olan dondurmacı amcadan annenden habersiz dondurma alırdık. Ve yanaklarına güneş öpücükler kondurdukça dondurma lekeleri çenene yapışıp kalırdı. Ya da şekerci amcadan horoz şekerleri alırdık...

Hele ilk acıların... Koşarken düştüğünde dizinde gördüğün kandan nasıl da korkmuştun! Nasıl da ağlamıştın. Seni nasıl susturacağımı bilememiştim. Saçların terden sırılsıklam olmuş, burun deliklerinin önünde sümükler, yanaklarında kurumuş gözyaşlarından kalan tuz izleri. En sonunda kucağımda uyuya kalmıştın temmuz güneşi yüzüne izlerini bırakırken.

Anılar...

Ya ilkokula başladığın günler. Siyah önlüğünle ve beyaz yakalığınla ne cici olmuştun. Hele annen kırmızı tokayla saçları tutturup kırmızı ayakkabıları giydikten sonra ne kadar çok sevimli olmuştun ve okula gitmek için ne kadar da çok acele ediyordun. Sevinçle gitmiştik okula, sırana oturduğunda heyecanın göz bebeklerinde dolaşıyordu.

İlk karne sevincin... Hepsi de pekiyi idi, hepsi de pekiyi. Nasıl da koşa koşa sevinçle gelmiştin eve annenin ellerinde. Ve pekiyi''ler yıllarca sürdü. İlk ergenliğe yolculuğun, ilk âdet olduğundaki şaşkınlığın, göz yaşların, utangaçlığın, mahcubiyetin, masumluğun. Duyuramadığın çığlıkların. Bedenindeki değişimlerin başlaması, göğsünü saklaman, eteklerinin boyunu ellerinde uzatmaların ve ilk makyajın. Nasıl da çok sürmüştün ruju ve dudakların ne kadar da çok kalın gözükmüştü.

Ya annenin elbiselerini giyip boy aynasının karşısında süzülmelerin, takılarını takıp topuklu ayakkabılarıyla yürümeye çalıştıkça sendeleyip düşmemek için duvara yaslanman. Orta okulda kaçamak bakışlarına takılan delikanlıların gözlerinde boğulmaları. Sanırım orta ikiydi. Sınıfındaki dalgalı saçlı çocuğa bir şeyler hissetmiştin, ilk defa birisine bakarken yüreğinde bir kımıldama olmuş, yüzüne Ay solgun kırmızılığını bırakmıştı ilk defa. Uzun bacaklarını ilk bikini giydiğinde fark etmiştin, alımlı olduğunu çevredeki bakışların sana odaklanmasında.

Biliyorum, sen bunları yaşarken ben görmedim. Keşke görseydim. O anları seninle yaşamak için neler vermezdim, en çok da ömrümden verirdim.

Yaşadıklarım...

Seni gördüğümde an''ı düşündüm.

Gözlerim bakışlarına asılı kalmıştı. Derinliklerinde attığım her kulaç yüreğimi yangın yerine çevirmişti. Vurulmuştum sana vurulmak isteyen bir av misali. Sende bitmek, tükenmek istemiştim. Dudaklarına dudaklarım dokunduğunda ham incir tatlarını yaşıyor, sen de asılı kalıyordum. Bir insan darağacını bu kadar çok sever mi? Ben seviyordum ve yokluğunda kurduğum darağacında seni yaşıyordum. Ay kıskanıyordu beni, sana duyduğum sevgiyi, yıldızlar göz bebeklerinin ışıltısını görünce gökyüzünden çekiliyorlardı utangaç ve mağlup olarak. Zaman yanındayken tükendikçe yokluğunda acısını çıkarıyordu hunharca.

Ben Ümit Yaşar''ın şiirleri gibi tapıyordum sana. Her şey senleştikçe hiçbir şey benleşemiyordu. Firarlar düzenliyordum boynunun kuytuluklarında sonlanan. Kirpiklerinde kurduğum hamakta sana sığınıyor, gölgesinde senin keyfini sürüyordum. Varlığın beni tutsaklaştırdıkça yokluğunu öldürüyordum tutsaklığım ömür boyu sürsün diye. Yüreğinin güzelliği, zenginliği tenine vurdukça, tenine saf bir güzellik kattıkça ben savruluyordum bir ucundan diğer ucuna da kesmiyordu yine de ben''lerinde yaptığım seyahatler. Yüzünün masumluğunda tırmandıkça bir an kendimi göz bebeklerinden içeri süzülecek sanıyor, mutluluktan şaşkın bir halde gökyüzünden topladığım mavi bulutlardan yaptığım salıncaktan sallanarak yüreğinin kafesine atıyordum kendimi ve sonrasında kafesin beni çıkarıp atamayacağın köşesine gidiyordum çırılçıplak ruhumla. Utanıyordum, korkuyordum sana taptığımı söylemeye ama yapamıyordum tüm ilahi kitapları yerle bir edip yenilgilerimi sende galibiyetlere çeviriyordum. Biliyorum, cümleler karışık daha doğrusu duygularım bir oraya bir buraya gidiyor, tıpkı yanındayken çocuklaşıp göğüslerinde saklanmam gibi ve devamında boynunun beyaz tüylerinin kokusunda nefeslenmem...

Ya dudaklarının kenarına gelip de senden ayrılmamak için mücadele eden sözcüklere ne demeli... Nasıl da yerinden kımıldamayıp dudaklarının o leziz dudaklarının kenarında asılı kalmak için mücadele ediyorlardı birbirleriyle ve en çok da benle. Bakınca kıskanırdım o sözcükleri ve sana çaktırmadan yumruklarımı sallardım onlara ve her düşürdüğüm sözcüğün ardından zafer kazanmış bir kahraman edasıyla tekmemi savururdum. Hâlbuki kendimi ne kadar çok hümanist bilirdim, insan sevgisi, çevre bilinci, hayvan sevgisi, doğa düşkünü. Seni tanıdıktan sonra bildiğim tek şey sen sevgisiydi. Gerisi üzerine benzin döküp gözümü kırpmadan çakmağı çakıp yakacağım basit duygulardı ki o duyguları ne kadar çok kovarsam boşalan yerlere seni doldurabilirdim.

Bildiğini biliyordum, sen zaten her hücremi bir fiil işgal etmiştin içten kalenin anahtarı sana sunularak daha doğrusu adanarak. Aynı zamanda, hayatta keşke''lerin olduğunu, belkilerin bulunduğunu ve bunlardan ne kadar çok kaçarsak kaçalım muhakkak karşımıza bir gün muhakkak çıkacağını ben senli yaşamda gördüm. Bazen gözlerinin derinliklerinde havada asılı kalmasını istediğin soruları yakaladım, cevabını ikimizin de seslendiremediği soruları. Güneş Boğaz''ın gerdanında yıkadıkça düşlerimizi, doğan her gün ufukta senli anları fısıldadıkça kulağıma keşke''leri biriktirdim durdum sana hissettirmemeye çabalayarak ki aynı şeyi sen de yapıyordun nafile bir kör makasla kesmeye çalıştıkça kaderimizi. Zaman an''lara soyunuyordu, ben ise sadece sana soyuyordum ruhumu. Acılarımı, hüzünlerimi, geçmişimi, kayıplarımı, yitirdiklerimi, neşemi, mutluluğumu, düşlerimi, umutlarımı, mavi boyalarımı, kırmızı geceleri, karanlığımı, aydınlığımı, kibritimi, yazdıklarımı, yazamadıklarımı, içimde kaynayanları, kanatanları, çaresizliğimi, şiirlerimi, çocukluğumu, kaderimi, ellerimi, dudaklarımı, yüzümü, saçlarımı, kendimi, seni, yüreğini, masumluğunu... Tenine vuran ve vurdukça tenine; masumluğun, saflığın dolduğu tenine ayrı bir güzellik katan ruhunun derinliklerinin anlamını, anlamlandırdıklarını, senden olmasını dilediğim doğmamış çocuğumuzu yani sana dair hayata dair her şeyi, her şeyimi, her şeyimizi...

Biliyorum...

Bir gün karşına seni benim kadar sevmeyi beceremese bile benden daha çok mutlu edecek birisi çıkacak. Onunla evleneceksin. Dansa kalktığında okşadığım ayak parmaklarından kokladığım, okşadığım, öptüğüm ve çözmeye bayıldığım saçlarına kadar seni seyrettiğimi hayal edeceğim. Sana benzeteceğim çocukların olacak. Benim yanımdayken gözlerindeki ışıltıyı kıskanan yıldızlar O''nun yanındayken kıskanmayacaklar. Ama sen mutlu olacaksın ve ben görmeyeceğim. Hayal edeceğim.

Ben...

Kirli bir meyhane masasında uyuyacağım gecenin ilerleyen vaktinde. Artıkların işgal ettiği masada sağ kolum seni içtiğim bardağı masadan yere düşürecek. Kırılacak. Ben kül tabağından yüzümü kaldıracağım. Güç bela bir sigara yakarken garsona küfredeceğim. O gelecek dişlerini gıcırdatarak. Garson da bana küfredecek. Sağ yumruğunu yüzüme vurmak isteyecek ama eminim başgarson ona izin vermeyecek. Hesabı öderken inadına bir küfür daha savuracağım. Savuracak başka neyim var ki zaten. Yalpalayarak adımlarımı kapıdan dışarı attığımda saçlarını savuran rüzgâr karşılayacak beni sen yerine. Yıldızlar gökten ışık tutacaklar ki zamanında göz bebeklerini kıskanırlardı bilirsin işte. Etme bulma dünyası diyecekler ben savurdukça Ay''dan olma annelerine küfürleri. Şehir nehre bırakacak yüzünü. Koyu bir bulut tabakası ısrarla başımda bitecek. İlerde beni bekleyen banka oturacağım. ''Kıskan bak, beni de bekleyen var'' diyeceğim sana. Az ilerde tüyleri dökük köpeğin haykırışı ya da ne derdik o sese... Ha, hatırladım, havlaması gecenin sessizliğine kör makaslar savuruyordu. Ne cümle oldu derdi yan bankta yatan ayyaş adam duysaydı ne dediğimi.

Hayat...

Bir keresinde zamanın en tatlı an''ların bir keresinde ben seni yaşamak için dünyaya gelmişim, demiştim sana da sen bendeki senin derinliğinden ürpermiştin. İnanmak istemedikçe inancın artmıştı. Şaşkınlığın önce gözlerinde belirmişti, sonrasında yüreğinde umutlar yeşermişti. Derken bir gün kör makas birden kendine gelmişti ve kaderi kesmişti senden bana akan kaderi. Niçin? Ne kadar da anlamsız soruydu benim için?

Biliyor musun kötü olan ne?

Ben seni kimseye benzetemezken herkesin sana benzemesi.





24 ocak 2014 00:01 _izmir
çaysız_şekersiz ve bademsiz





Yazı Sahibi

Ersin Başeğmez
Ersin Başeğmez
Yazı Sayısı 618 Yazısı var.
Aldığı Yorum 682 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 7 Şubat 2014 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 718 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.

Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!

Asafca (vıı) isimli yazı, Ersin Başeğmez tarafından 7 Şubat 2014 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...







Giriş Paneli







Haftanın Konusu
Barış

Bu hafta, haftanın konusu Barış seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku

Kitaplar

Oha ÇuşOha Çuş
Fehim Kervancı

Köşe Yazıları

Erol SunatBu Kibarlık Bizi Öldürecek!
Erol Sunat

Ertuğrul Erdoğanİyi Bir Hamle Yapmalıyız
Ertuğrul Erdoğan