Niçin Uzun Şiir Yazıyorsun Diyorsun/kim İster ki İçindeki Cinayetler Dökülsün Ortalığa


beşinci vakti
gecenin
dün çoktan iğfal edilmiş
bu güne
dışarıda
çöp varilinin kapağını
düşürüyor kedi
uyanıyorum
yiyecek buldu mu
acaba

tuvalete gidiyorum
yarı uykulu gözler aynada
işiyorum uzun süre
yatağıma dönüyorum
bir kadın yatıyor
tanımadıklarımdan
yüzüstü uyuyor
çarşaf belinde
pürüzsüz teni
çıplak
yüzü yan
aralık dolgun dudaklarında
dişleri parıldıyor
kısacık saçları sarı
bir güvercin tünemiş omzuna
günahlarını ayıklıyor
ay
uzanmış sırtına
bel çukurunda
yudumluyor şarabını

tanrım neden
tüm kadınlar
bir melek
uyurlarken

cinayet vakti
komidinin çekmecesinden
safra rengi eşarp alıyorum
narin boynuna

sancılı gün bitimiydi
hasta galata köprüsü
peydahlanmıştı
yokluğunun dolaştığı
çilek bahçelerinde
kangren bakışlarımda
hamam böcekleri cirit atıyordu
doktorun biri
midyecileri dolduruyordu
ambulansın konsoluna
şehir içi vapurları
yine de indiriyordu
yolcularını
bana mısın demeden
bankacılar sokağından kıvrılıp
istiklale çıkmıştım
sol koltuk altımda
tünel
ne kadar da uzunmuş
boyu
tüylerini okşuyordum
bütün meydan savaşları
yüreğimde yanık cesetler
itfaiyenin suyu
yetmiyor
bulutların diri göğüslerini
sağıyorlardı
az ileride bir kilise vardı
değil mi ki tanrının evi
sığındım
avlu pek de kalabalık değildi
birkaç ağaç
beş altı insan vardı
avuçlarımda karınca akınları
sanki gökten biri
bileklerimi kesiyordu
cam rengi
bıçakta
anaç bir kadın gözü
serin bir huzur
içeri girdim
kocaman dikdörtgen
kibrit kutusuna benziyordu
içinde solucanlar sakladığımız
çocukluğumuzun yağmurlarında
bildiğiniz şeyler
kartpostallar
meryem isa
figürleri tavanda
duvarlarda
bir de bağış kutusu
sıralarda ise oturanlar her yaştan
sanırım sıra bekliyorlardı
kimse görmedi
tanrıdan başka
varsa
hem de işaret parmağımı
soktuğumu şarap kâsesine

içimde kılıçlar çekilmişti
süvariler akıncılar
ara sokakların birinde
hamama girdim
güya ruhumu yıkayacaktım
bir otobüs sokuldu yan sokağıma
boş koltuklarında sincaplar
fındık kırıp bana uzatıyorlardı
tam dişlerken
sen oluyorlardı
şizofren bir katil
gözlerini dikmiş bana
acılardan yapılma tüfeğine
iki mermi sürüyordu
ucunda mayınlar

ne çok isterdim
nazım gibi
yazmak şiirleri
hatta bir keresinde
haydarpaşaya gitmiştim
mavi trenden bilet almış
ve beklemeye başlamıştım
kalkış saatini
yirmilik söylemiştim
rakıyı
kavun iki
karpuz bir dilim
cebimde kese kâğıdına koyduğum
beyaz leblebi
garın basamaklarına vuran güneşi seyredecek
jandarmaların arasında gelen
mahkumun öyküsünü yazacaktım
nerde
ne jandarma vardı
ne de tutuklular
kelepçeli
sadece gar basamaklarında kadınlar vardı
bacaklarını güneşin hoyratça çimdiklediği
utanmıştım
güneşin yaptıklarından
arsızca
ve
ben kalemimi
sürüp raylar üzerinde
geyve boğazını geçemiyordum
varamıyordum
ana
yurduma
beceriksiz yanım
örümcek ağlarında
çığlık çığlığa
kaçıyordu
rüzgâr savruk düşleri
yerin kırk kat altına
gömüyor
yine de
elma dersem çık diyen
bir ses
şeytanın şapkasında
meydanlarda dilencilik yapıyordu

taksime çıktım
sanırım güneş gitmişti
ay son makyajını yapıyordu
işsiz birkaç yıldız
göğün kuytuluklarında
bağdaş kurmuş
birden ona kadar sayıyorlardı
en iyi bildiğim işi yaptım
içtim
ta
takım elbiseli
bir adam
yirmi iki haberlerini okuyuncaya dek

bilirsiniz
radyo evi vardır
taksimden şişliye doğru
biraz ileride de harbiye
geçmiştim oraları
dudaklarım
bir şarkı bakınıyordu
ayaz nedense
en çok
burnumun ucunu sevmişti
tam da sokağın
caddeye bağlandığı yerde
sarışını gördüm
müşteri bekliyordu
ben de orospu
gel dedim
kaybedenler kulübünden
kaybettirenler kulübüne

rakı içerim dedi
oturduğumuz lokantada
garsonları tanıyor
halinden belli
tamam dedim
içtik
deniz mavisi gözleri
yeşil bakıyordu
derken edremit körfezi
hep şaşmışımdır
mutlu bir kadın
nasıl da sığdırır
göğün tüm yıldızlarını
gözbebeklerine
de baka kalmıştım
belki de mutlu değildi
ben sen sanmıştım
yemesini biliyordu
yemeği
kadın en çok yemekte belli olur
diye okumuştum bir kitapta
adını hatırlamadığım
uzun ince parmakları
çatal bıçak
kadeh
kuzu şiş
yeşillik
beyaz peynir
ekmek
su
hatta
sigara bile
ritüel yapıyordu
ağzında
sözcükler
kusur işlemişler gibi
ürkekçe
yuvarlanıyorlardı dudaklarının kenarından
her şeye rağmen
yine de cüretkâr
cinsel dürtüler
zarif kollarından zıplayıp
yanaklarının kırmızılığına soyunuyorlardı

çıktık
taksiye bindik
şoföre
dolapdereden çıkalım dedim
kurtuluşa
v’nin bir ucundan indik
dolapdereye
ve de çıktık diğer ucuna
kurtuluşa
şoför otuzlu yaşlardaydı
küt parmaklı sol eli hep direksiyondaydı
gözleri yanımdakinin yüzünde
sanki
mustafa hakkında her şey
filmindeki nejat işleri
canlandırmak istiyordu
çek bir köşeye deyip
sonrasında yüzüne işeyecektim
mustafa adına
vazgeçtim
içimden
ben senin ananı s…..m dedim
paranın üstünü bıraktım

kurtuluşun dar sokakları
animasyondan fırlayan apartmanları
insanı ürkütürdü geceleri
sanki her an elinde sustalı
biri canınızı isteyecek sanırdınız
eğer
halen yaşamaya dair
hayalleriniz mevcutsa
geleceğe kalkan otobüste
ben severdim
damar gibi atan insan yüzlerini
kurtuluş tenhaydı gecenin bu vakti
açık hava iyi gelmişti
nedense
ellerimden tuttu kadın
sokuldu
içime sığınmaya
çalıştıkça
lambanın biri yanık kalıyordu
sandıkta sakladığım canavarda
şarküteriden birkaç bira aldım
gözüm dönüyordu
çıktık sessizce
beşinci kattaki daireme
ışığı açtım
göz kapağımda perdeler
kahverengi açıyordu

kadın
çantasını attı
koltuğa
sigara yaktı
yıldızlar nasıl da işini biliyordu
tası tarağı toplamış
gitmişlerdi gözbebeklerinden
kapı çaldı
kadın duyamazdı
şeytan sinsi dualarını
kapı aralığından bıraktı
ben de sigara yaktım
kül tabağında geçmiş
şezlongda yatıyordu
yakışıklı bir delikanlının gölgesi
ayakucunda
şöyle kafasını kaldırıp
baktı
uçsuz suların
gökle buluştuğu noktaya
iki çay götürün dedi
yanından az önce geçen garsona
göğün çayı koyu olsun
denizin de dört şekerli
tekrar uzandı
yanda pinekleyen çantasından
bir kitap çıkardı
havlusunu üçe katladı
saydım
tam üçe
burasıydı şiirin can alıcı noktası
saçlarını önce
sonra başını koydu
rast gele bir sayfa açtı
kendi de bilmiyordu
nerde kaldığını
eminim ne okuduğunu
da
yanındaki delikanlı
bir adım daha attı
gölgesi
geçmişin
kasıklarına ulaştı
bir adım daha
alt dudağının tam da
içine güneş oturdu

iki bira açtım
bıçakla
açacak
en gereksiz şeydi
odada
kadın rahattı
mesleğinde çok yol aldığını
söyledi
bacağını bacağının üzerine bırakırken
süt beyazı
en çok baldırlarını
sevdi bakışlarım
bir de diz kapaklarını
ki derler halbuki
diz kapağı güzel görünmez kadında

geriye doğru kaykıldı
sağ eliyle
kavradı
bira şişesini
sohbet ettik
ben anlatmadıkça
o bahsetti kendinden
işte herkesin bir geçmişi
geçmişinde gizlediği
bazen de gizlendiği
karanlığı
aralamayı
en çok
fahişeler seviyor sanırım

bu arada ücretini ödedim
saydı tek tek
ve koydu çantasının gözüne
çok merak ederdim
bir kadın çantasının içini
istesem
baksam ayıp olur mu şimdi
ip ucu aradım yüzünde
bulamayınca
bir yumrukla yolladım
gerilerime

kimisi sevmez
ama ben çok severdim
elimde jilet
kesmeyi keşkeleri
oturur saatlerce doğrardım
sonrasında yakardım ocağı
kısık ateşte
tahta kaşıkla çevirir dururdum
onlar
inadına halay çeker
zeybek oynarlardı
kızınca
ateşi harlardım
kurbağalar dolardı kazanıma
bacaklarını ayırırdım birer birer
ay
göğün ta içinden
saati gösterdiğinde
gelirdim kendime
de
yine de öfkem durulmazdı
perdeleri kapatırdım
tanrıyı kandırır
ocağın altına kömür sürerdim
akıl işte
kim bilir
şizofren saatlerde
işlediğim cinayetleri
yine de kıyamazdım
gecenin dördüncü zamanında
sokağı sadece siren sesinin işgal ettiği saatte
kurbağaları alır
buzluğa koyardım
ölü gözlerinde
ben’ler

sobe

kadın neden sonra kalktı
üzerini değiştirecekti
giyinecek
soyunacaktı
sonuçta işini yapacaktı
yan odaya yolladım
duvarlar üzerime geliyordu
koşa koşa
sıçradım aniden
boğazda bir gemi
dürttü bacağımı
eğildim
avuçlarıma aldım
uykusu gelmiş
inanmazsınız kıvrıldı
yattı tam da
parmaklarımın ucuna
güvertesinde çingene kızı
elli kuruşa karanfil satıyordu
sümüklü yanağında
beyoğlunun busesi
sana kavuşacağımı
söylemişti falında
sevinçten ne yapacağımı bilememiştim
zaten
başka kimse de yoktu
kocaman gemide
ayağımı dayadım
duvarın tam dibine
durdu bekledi bir an
aklıma sehpada duran kalem geldi
duvarın tam da boynuna sapladım
her yer kan
her yer kırmızı
şansıma kadın halen dönmemişti

bir şarkı açsana
dedi
odanın lambasına uzandı parmağı
sadece
holden gelen aydınlık vardı
bir de perdeden
ne kadar girebildiyse
ay
yesterday’i geçen cinayette
harcamıştım
hatırladım
today
çalsam
o da gazete adıydı
kafam karıştı yine
türkçe olsun
severim nilüferi
esmer günler
olabilir dedi

kadın büyüleyiciydi karşımda
kim oluyordu
şeytan
şimşekler
fırtına da neymiş
pamuk tarlaları
ipek yataklar
cennet
önce kokusu
sonra kendisi geldi yanıma
baktım
yerdeki kanlar gitmiş
sahneyi kaçırmamak
adına
duvar bile
kavgaya ara vermiş
sokakta
zaman durmuş
dudaklarıma tırmandığında
çığlığın tamtamları
yerini alıyordu
kaldırdı
film ağır dönüyordu
yatak odasına gittik
haz treni
rayları ezmeye başlamıştı

eşarbın düğümlerini açıyorum
farkında değilim
kadın gözlerini açmış
bakıyor
sanırım
gerçekten bakıyor
ne güzel eşarp bu diyor
anlamıyorum dediğini
kafamı sallıyorum
sağa sola
eğilip yüzüne bakıyorum
göz kapaklarına
kirpiklerine
kapalı uyuyor
duvara küfrediyorum
izlediği için bizi
kalemi alıyorum
ucu kırmızı
kokluyorum
kan kokusu

çok hızlı kullanıyorum
esmer günler çalıyor
yol bomboş
radyoda şansıma
gaza daha da yükleniyorum
kusacağım

aniden frene basıyorum
dar yol
fundalık
gün doğumu yakın
bahçemizdeyim

sana
bir sözcük daha
getiriyorum
şiirimize
bir sözcük daha ekliyorum

niçin uzun şiir yazıyorsun diyorsun
kim ister ki içindeki cinayetler dökülsün ortalığa








ersin başeğmez
06 mart 2014 09:36 _izmir
çaysız_şekersiz ve bademsiz


Yazı Sahibi

Ersin Başeğmez
Ersin Başeğmez
Yazı Sayısı 618 Yazısı var.
Aldığı Yorum 682 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 6 Mart 2014 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 805 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.

Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!

Niçin Uzun Şiir Yazıyorsun Diyorsun/kim İster ki İçindeki Cinayetler Dökülsün Ortalığa isimli yazı, Ersin Başeğmez tarafından 6 Mart 2014 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...







Giriş Paneli







Haftanın Konusu
Barış

Bu hafta, haftanın konusu Barış seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku

Kitaplar

Taksim ToplantılarıTaksim Toplantıları
Ergun Göknel

Köşe Yazıları

Erol SunatBu Kibarlık Bizi Öldürecek!
Erol Sunat

Ertuğrul Erdoğanİyi Bir Hamle Yapmalıyız
Ertuğrul Erdoğan