Söz Sözcüklerin Darağacında Hayatı Seyrederken


Lanet olsun!

Lanet olsun!

Ya da, bilirim sen kıyamazsın, lanet olmasın kadere. Kıyamadıklarının arasında olmasam da, yine de kıyamam ben kıymaktan kaçındıklarına.

İki üç gündür içime kapandım. Sitede; birisi Atatürk’e dil uzatmış, yok 1946 seçimlerinde C.H.P. hile yapmış. Yok, idam edilenlerin son sözlerini anlattığı denemedeki kişilerden yüzde otuzu devrim kanunlarına aykırı davranmaktan idam edilenler olmuş, yok Menemen olaylarında idam edilenlerden biri vatanı seviyormuş. Yok, Ali İsmail’den bahsedilmesinden bıkmış. Ben her zaman söylerim, bir sözcük umulmadık bir anda yazarın gerçek düşüncesini okurun önüne bırakı verir.

Hatta o yazılara yorum yapanlara daha da şaştım. Keşke, o yorumlarda bulunanlara Ali İsmail’in annesi seslenebilseydi.

Evlat kaybetmenin acısının zamanla azalmaktan ziyade nasıl da çoğaldığını, hele bir de halen yakalanmayan suçluları, devlerin koruma kalkanına nasıl aldığını anlatsaydı. Ya da artık toplumun Erk tarafından kendinden ve kendinden olmayanlar olarak ikiye bölündüğünü ve bu bölünme sonucu kendinden olmayanlar için hukuk’un anlamının kalmadığını anlatsaydı. İnanın anlattıkları Erk ile Erk’in tarafında olanların gözünde, rahmetli Adile Naşit’in çocuklara anlattığı masallardan daha az anlam ifade ederdi. Kim evlat acısını tam olarak anlatabilir ki… Kimse…

İçimden geçen trenlerin yanında yine de bunların hiçbir anlamı yok. O trenleri seyreden benim gözümde de o trenlerin anlamı yok. Biliyorum, yok sözcüğünü çok kullandım.

Ben şiir ve deneme yazmaya 80’li yılların ikinci yarısında başladım. Birkaç sözcüğü toplar, okuduğum şiirlere benzetmeye uğraşırdım. Üç dört yıl yazdım sanırım. Sonra bıraktım yıllarca. Hep okudum, klasikleri, romanları, öyküleri, şiir kitaplarını vb. Sonrasında tekrar yazmaya başladım. Bilirsiniz, ilk şiirlerde ne yazıldığını. Kendinizi yazarsınız, aşkınızı, geceleri, kavuşmaları, hayalleri… Derken bir yerde kalem döndü. İmgeyi öğrendim, betimlemeyi ve de empati kurmayı. Her yazdığım olmasa da belli zaman geçince, önceki yazdıklarımı beğenmez oldum. Artık hayatın içinden yazabiliyordum. Siyasi görüşümü söyleyip var oluşu sorguluya biliyordum. Bu sefer de yazarken kendimi bir şeyler göndermeye mecbur hissediyordum farkında olmadan. Bir aşk şiiri yazarken bir bakıyordum kalem minarelere çıkıyor, oradan baştap(t)ırana uzanıyordu. Sonra dizelerdeki sözcük sayısını uzatmaya başladım.

Son üç yıldır iki şiir yazmayı hep istedim. Biri çok kısa, iki üç dizelik; diğeri de çok uzun. Ama bir türlü olmuyordu. Ya sözcüğün biri eksik kalıyordu kısa şiirde, ya da açılamıyordu dizeler uzun şiirde. Ama sonunda başardım. Uzun bir şiir (Noktalanan şiir) yazdığım gün, kısasını (Söz) da yazdım. Kısa şiir içime çok sindi. Ama uzun şiirde sanki bir şeyler eksikti ya da fazla. Şiir güzeldi ama yazmak istediğim değildi. Ne olduğunu aradım gün boyu. İşte o gün fark ettim bir takım gönderilerde bulunmak için kendimi kastığımı. Sonra bir sabah kalktım ve kendime bir şiir (Niçin uzun şiir yazıyorsun diyorsun/kim ister ki içindeki cinayetler dökülsün ortalığa) yazdım. Ne okura, ne de sana yazdım. Sadece kendime. Elimde fener, önümde koşan içimin gittiği yolda kalemimi salladım. Ve o şiirde aldığım yorumlar, şimdiye kadar aldıklarımın en güzelleriydi.

Ne zamandır, hayatın anlamı ne kadar da anlamsız geliyor. Neden diye soruyorum kendime? Cevabını yıllar öncesinin anısında gizli olduğunu bildiğim halde.

1996 yılıydı. Aylardan eylül. Kavurucu yaz devam ediyordu. Baştap(t)ıranın yıllar sonra Sayın Dürzani, Kürdistan’a hoş geldin dediği Diyarbakır’daydım. Elazığ yönünden şehrin girişinde bulunan Sanayi’nin orada akşam güneşinin bulutların göğsünde ağladıkları bir saatte servisimiz taranmış ve üç yaralı arkadaşımız hastaneye kaldırılmıştı. Geceyi acil serviste geçirdik. Sabaha karşı maalesef, yaralılardan biri olan üsteğmenimizi kaybetmiştik. Ölmüştü. Şehit düşmüştü. Ölümün tanımı şehit olsa kaç yazar. Sonuçta, ölümdü işte. Bir kör kurşun, sen vatan diye haykırırken gelip bedenin bir yerine giriyor ve ölüyordun. Hayat bu kadar basitti. Ölüyordun ya. Anlıyor musunuz, ölüyordun. Sabah kalkıp işe gidiyordun. Akşamı düşünüyordun ara sıra. Hanım ne pişirdi acaba? Gece çocuklar erken yatarsa sevişir miyiz? Televizyondaki dizide ne olacak bu akşam? Telefonda kardeşim de para istemişti. Mark olarak göndersem ayıp olur mu? Ya da gram altın olarak? Yazın yeğenin düğünü olacak. Babam da gelecek. Kaç yıldır oturup da bir sohbet edemedik adamla. Normal hayattan düşler işte. Hepimizin az çok yaşadığı.

Ve kör bir kurşuna gidiyordun. Çocuğunu öpemeyecektin bir daha. Karının göğüslerinde uyuyamayacak, ütülediği gömleği giyemeyecek, yaptığı yemeği yiyemeyecek, annenin memleketteki mezarını ziyaret edemeyecek, kız kardeşinin geçen ay dünyaya getirdiği yeğenini koklayamayacak, ağabeyinle rakının dibine vuramayacak, fuar zamanı lunaparkta zincirlere binen kızların uçuşan eteğinde hayaller kuramayacak, tuttuğun takımın galibiyetinde bira içemeyecek, bayram sabahı ailenden önce askerlerinle bayramlaşamayacak, pusuya düşen timine yardıma gidemeyecektin. Ne için? Vatan için demeyin bana. Ne vatanı? Biz hep vatanı satanlar için ölüp onlar için şehit düşüyorduk. Para babalarını daha rahat yaşamaları ve dünyayı daha fazla sömürmeleri için çizdikleri ülke sınırlarını korumak için ölüyorduk.

Ya şehitlik yoksa? Ya yalansa her şey? Kandırmacaysa kurulan düzen? Hadi şehitlik var diyelim. Hangimiz çocuğumuzun şehit haberini almak isteriz. Akşam karımızla haberleri seyrederken televizyonda oğlunuzun askerlik yaptığı bir bölgede çatışma çıktığını ve çıkan çatışmada on askerin şehit düştüğünü alt yazı olarak geçse ne yaparız? Ne yapacağımızı bilmem ama yaşasın oğlum şehit oldu diye sokaklara dökülmeyiz herhalde. Değer mi Dürzani’yi karşılayacak baştap(t)ıranın konuşmasını sağlamak için ölmeye? Keşke, idam edilenlerin son sözlerini derlemek yerine şehit düşenlerin son düşlerini öğrenseydik.

İnsanlığın diğer yüzünü görmek ne kadar acı vericiydi. Ruhumun çilesi o gün daha bitmemişti.

Öğlen hastanede cenaze töreni yapıldı. Şehit üsteğmenin devre arkadaşı çok duygulu bir konuşma yaptı. En acımasızın bile gözlerinden yaş geldi. Törenden bir saat kadar sonra alış veriş için Gima’ya gitmiştim. Konuşma yapan üsteğmen ve ailesi de oradaydı. Ve üsteğmen gülüyordu. Ben o zamandan beridir hayatın anlamını çözemem. İnsan davranışları sahte gelir. Hatta korkarım çok ağlayanlardan. Nedense insanın riyakârlığı bana topluma da sirayet etmiş gelir ve kaçarım köşeme. Uğur Mumcu’ya gözyaşı dökenlerin bu toplumun üyesi olduğunu düşünemem. Çıkamam ben insanların içine. Kalabalıklardan bunalırım, ürkerim insan kahkahalarından. Kaleme sığınırım, sözcüklere… Keşke derim ben de normal olsam, normal insanlar gibi çoğu şeyi görmemeyi becersem. Ama beceremediğim içindir belki de becerilen bir fahişenin gözlerinden bu dünyaya bakmam.

Belki de bizlerin ruhu, onların bedenlerinden daha fahişedir.

Artık ret edemiyorum da. Karakterimin en ücra köşelerine bile hayata muhalefet duruşum işlenmiş.

Ölüm… En çok beklemeyi sevdiğim olay. Kaybettiklerimi düşününce geçmişimde, en güzeli der oldum, kaybetmektense kaybedilen ol. Sanırım, akıllı olup delilerle uğraşacağına, deli ol akıllılar senle uğraşsın demek gibi bir şey. Belki de toplumun uyanmamasının temelinde de bu felsefe vardır. Aydın olup herkese ışık olmaya çalışacağına, cahil olup aydınların saçma sapan sözleri arasında hayatını basitçe yaşamak ve Erk’in sana verdikleriyle yetinmek belki de daha doğrudur. Ki, demokratik yönetim yerine demokrasi dışı bir yönetim isteyenlere bu gözle bakınca hak vermiyor da değilim.

Yine de güzel bir şey, yazmak. Ne olursa olsun, insan yazdıklarına çok değer veriyor, hatta çocukları gibi görüyor. Yazınca, hiç olmazsa rahatlıyorsun. Geçenlerde bir şeyin farkına vardım. Bazen, okuduğum yazıda hata varsa ya da katılmadığım bir kısım olursa söylüyordum. Ne kadar büyük bir yanılgı, insan olmamızın ikiyüzlülüğü imiş. Kim kendi çocuğuna çirkin denmesini ister ki. Evet, kendisi bilir çocuğunun eksikliklerini, ama dışarıdan birisinden duymak istemez. Gerçekten istemez. Bizim ilginç bir egomuz var. Şişirilmeye meyilli. Üflendikçe şişen, şiştikçe yükselen, yükseldikçe aşağıda daha çok varlık gören bir egomuz var.

Yazdıklarım hiç kimseyi bağlamaz. Kesinlikle, ben bunu yapıyorum diyorum, siz bunu yapmıyorsunuz ya da şunu yapıyorsunuz demiyorum. Bu yazı kendimle bir sohbet… O kadar yazıdan sonra sanırım kendine bir deneme yazmayı hak ediyordur yazar. Etmiyor demenizin bir anlamı da yok zaten şu an. Sonuçta kalem bende…

Yazdıklarımı okudum. Bir iki yer gereksiz olmuş. Ama olsun değil mi ki bu yazdıklarım kendime. Fazlalıkların bir anlamı yok.

Sessiz gemiler geçer gözlerinden
Yüreğimi dalgalandıran

Karanlık kuyuda yaşamak ne kadar da güzel. Görmemek, görünmemek. Kaçmaya gerek olmadan orada olmak farkına varılmadan. Sinmeden, sindirildiğini hissettirmek. Ya da ne bileyim anlamsız konuşmalar.

Bazen de insan kendinle baş başa kalmaktan korkar. Anlattıklarımla çelişiyor gibi gelse de ben de çok yaşarım o duyguyu. Hemen birilerini ararım sığınacak. O an, bir şey boğazıma sarılır, boğulacak gibi olurum. Nefesim kesilir. Hep güzelliğinde kesilecek değil ya. Damarlarım belirginleşir. Duvarlar üzerime üzerime gelir. Ki hepimizin yaşadığı şeylerdir. Hemen ortamı değiştirmek isterim. Ama ara ki bulasın bir dost. O da ne? O kadar zordur ki bizim yaşlarda bir dost bulmak. Bakınırsın, sonra birisini gözünü kestirirsin. Yanına gidersin. Oturursun, anlatmak istersin, bakarsın bir duvar. Aşamazsın, samimi söylüyorum aşamazsın. Yalnızlığın elinde urgan geliverir yanına. Kirli dişlerini gösterir sana. Bir ağaç bulur bir de sehpa. Hadi gel yavrum der. Bilirsin ama yine de kendini koruyamazsın, çıkarsın sehpaya. Boğazından geçer urgan. Allahtan yağlıdır. Ama maalesef son sözünüzü kimse sormaz. Yalnızlık tekmeyi savurur sehpaya ağzından köpüklerle beraber çıkar küfürler.

Bazen kitaplara sığınırım. Severim okumasını. Hele sürükleyici bir roman ya da şiir kitabıysa. Düşler kurarken kitabı kapatır, kucağımda tutarım. İşte, bir şekilde o hayaller sana uzanır. Kahırlanır, arkandan baka kalırım. Katilleri merak ederim sayfalar ilerledikçe. İlle de cinayet olmasına gerek yoktur katili merak etmek için. Sonuçta, iğdiş edilen her düşün en az bir katili vardır ve bunu en çok da sen bilirsin. Keşke derim bazen, yazdıklarımı sadece sen okusan, hiç olmazsa kalabalığa karışıp okusan. Şiir kitapları ise sık sık ilham perisini getirip sol omzuma bırakır. O şiirleri okurken bir sürü şiir yazarım. Bazen kaleme alınan, bazen de sadece sana okuduğum ve unuttuğum…

Şiirlerde burnumuzu uzatan şeylere gerek kalmıyor ya çok mutlu oluyorum.

Diye yazmış son şiirime yorum yapan bir arkadaş. Çok beğendim. Elbette, başka şeyler de yazmış ama bu cümle bence şiirlerin can alıcı tanımı ya da felsefesi. Ya da her neyse işte. Beğendim ya. Kolay kolay da unutmam bu sözü. Acaba aynı şey yazılar içinde geçerli mi? Bence, denemeler için biraz olabilir ama öykü ve romanlar ile hikâyeler için tam olarak geçerli olmasa gerek. Elbette, onlarda da yazardan bir şeyler vardır ama çok azdır. Bence şiirlerde şairi ele veren en belirgin şey kullandığı sözcüklere yüklediği duygulardır. Anlattığı değildir. Mesela, köylüyü üç şair anlatsın şiirlerinde. O şiirde kullandıkları sözcükler ve o sözcüklere yükledikleri duygular şairlerin kişiliği hakkında ipucu verirler. Yaşadıkları ile ilgili olmasa da kişilikleri ile ilgili muhakkak verirler.

Sözcükler böyledir işte. Sözcükler edepsizdir. Sözcükler nankördür. Sözcükler arsızdır. Sözcükler şehvetlidir. Sözcükler giyinik ruhları sevmezler, çırılçıplak olmasını isterler, zaten giyinmelerine de müsaade etmezler. Okuduğum şiirlere bazen yoğunlaştığımda şairin kendi duygularına ket vurduğunu anında anlarım. Kalemine nasıl da sahip olmak için çaba harcadıklarını gördükçe üzülürüm. Yazık derim, körelmek zorunda olmasa keşke. Bu konu derin, girdikçe daha da çıkılmaz oluyor.

Hâlbuki tanrısız bir geceyi kim sevmez ki. Ya da kim korkmaz ki tanrıçalardan seviştikten sonra?

Asılsız ihbarlar girdabında
Kendime ihanet etmekteyim

Susma vakti. Fenerin bitik piliyle vicdanım çilingir sofrasına oturdu. Ne de olsa rakı her şeye iyi gelir.

Geldiğini bilene…





Not: Bir sitede yazıldığı belirtilen yazılar denemeyi güçlendirmek amacıyla yazar tarafından hayal edilmiştir.






ersin başeğmez
09 mart 2014 01:06 _izmir
çaysız_şekersiz ve bademsiz





Yazı Sahibi

Ersin Başeğmez
Ersin Başeğmez
Yazı Sayısı 618 Yazısı var.
Aldığı Yorum 682 Yorum Almış
Bilgiler
Eklenme Tarihi 8 Mart 2014 tarihinde eklendi.
Okunma Sayısı 698 kez okundu.
Beğeni Düzeyi
Begeni Sayısı 0 kişi yazıyı beğenmiş.
Eleştiri Sayısı 0 kişi yazıyı eleştirmiş.
Paylaşım
Facebook da Paylaş Facebook' da Paylaş
Yazıyı Profilinizde Paylaşır.

Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir. Yorum yapabilmek için üye olunuz ya da üye girişi yapınız.
Telif Hakkı Uyarısı!

Söz Sözcüklerin Darağacında Hayatı Seyrederken isimli yazı, Ersin Başeğmez tarafından 8 Mart 2014 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...







Giriş Paneli







Haftanın Konusu
Barış

Bu hafta, haftanın konusu Barış seçilmiştir. Bu konuda yazılan yazıları okumak için aşağıdaki butonu kullanabilirsiniz...

Yazıları Oku

Kitaplar

Erdemlerle Varolanın Evrensele DönüşümüErdemlerle Varolanın Evrensele Dönüşümü
Abdülkadir Ataman

Köşe Yazıları

Erol SunatBu Kibarlık Bizi Öldürecek!
Erol Sunat

Ertuğrul Erdoğanİyi Bir Hamle Yapmalıyız
Ertuğrul Erdoğan