Yanarlar`ın Kemal`iYanarlar`ın Kemal`iYANARLAR’IN KEMAL’İYağmurlu bir kasım sabahı, Seydiler’de göreve başladım. O gün ne kadar da çok sevinmiştim. Devraldığım sınıf defterinde, başladığım gün olan 27 Kasım’a birkaç yıldız attım. Çünkü bu benim 27 Kasım zaferimdi. Konarı Köyü’ne göre, kendimi bir şehir merkezi okulundaymışım gibi hissediyordum. Hem içi hem de öğrencileri sıcacık olan bu sınıfa çabucak alışmıştım. Oysa bir gün önce, şairin kır çiçeklerine benzettiği yirmi kadar öğrencimi bir tepenin ardında bırakıp gelmiştim. Yeni öğrencilerim de sevimli ve gözleri ışıl ışıldı. Hele bir Esra vardı ki incecik, insanın içini yumuştan, tatlı bir sesle konuşuyordu. O gün sadece bir öğrenci yoktu. Kemal adlı bu çocuk birkaç gündür devamsızmış. Kendisinden önce, kötü ünü hemen bana ulaştı. Kavgacı olduğunu, ara sıra arkadaşlarının eşyalarını çaldığını anlattılar. Ablasının kızı Meryem de bizim sınıftaydı ve dayısından hoşlanmıyordu. Çünkü Meryem’in çantasındaki tüm eşyaları, kendi malıymış gibi rahatlıkla kullanırmış. Kısa süre sonra Kemal’le tanıştık. Bu arkadaşlarından biraz daha gelişkince bir çocuktu. Çünkü birinci sınıfı tekrarlamıştı. Yanarlar Mahallesi’nden gelen öğrencilerin çoğu gibi çakır gözlüydü. Yakası siyah kürklü bir paltosu vardı. Palto, O’nun kötü imajına da uygundu. Bu haliyle, Türk filmlerindeki kötü karakterlere benziyordu. Kısa zamanda yaverim gibi davranmaya başlamıştı. Getir- götür işlerine bayılırdı. İlk yıl okula atla gelirmiş. Atını okulun yanındaki çayırlığa bağlar, akşamüstü tekrar atına binip gidermiş. Evi uzak olduğu için öğleyin yemeğe gitmezdi. Bazen ablasıgile gider, bulursa yer, bulmazsa aç gezerdi. Kemal’in yaşadığı hayat pek buralara ait değildir. Sanki sihirli bir el O’nu alır, Ege’den çıkarır, Urfa’nın Viranşehir’ine götürür. Orada herhangi bir köye yerleştirir. Kemal’i ilk yılında Savaş öğretmen okutmuştu. O’nu bir türlü unutamıyordu. Savaş öğretmeni, Kemal’in kanına girmeyi başarmıştı. Onları buz tutmuş derede kaymaya bile götürmüştü. Ben de benzeri şeyler yapmaya çalıştım. Bütün sınıfı kaleye uçurtma uçurmaya çıkardım. Durgu Çayırı’na beden eğitimi yapmaya götürdüm. Yine de Kemal’in gönlünde, Savaş öğretmeninin önüne geçemedim. Nedense belalar hep O’nu bulurdu. Özellikle köpeklerle pek arası yoktu. Evine varmak için yürüdüğü uzun yolda, sık sık köpeklerle karşılaşırmış. İki defa karnından ısırılmayı başarmıştı. Ailesi ilkinde ilçeye götürüp kuduz iğnesi yaptırmış, ikincisinde önemsememişti. Kemal’in yaramazlık krizlerinin tuttuğu bir haftaydı. Başka sınıflara çatıyor, kendi arkadaşlarıyla kavga ediyordu. Birkaç gün O’na olan ilgimi kestim. Artık panolara resim, yazı asarken, can atmasına rağmen O’nu çağırmıyordum. Bir sabah dersten çıkarken yanıma geldi. —Öğretmenim sen beni neye çağırmıyon? Dedi ve ağlamaya başladı. —Ben hep senin gözüne bakıyom. Ağlaması, daha fazla konuşmasını engelliyordu. Belli ki bu durum Kemal’e çok dokunmuştu. İşte O da bir çocuktu. Seydiler’deki veya dünyadaki diğer çocuklardan hiçbir farkı yoktu. Bütün öğrenciler gibi ilgi, sevgi bekliyordu. Kemal’le okulun bahçesinde, hafif yağan yağmur altında yürüdük. Yaramazlık yapmaması, arkadaşlarına zarar vermemesi konusunda anlaştık. Böylece sınıftaki konumuna yeniden kavuştu. Arkadaşları oyun oynarken, dışlandığı için pek oyunlara katılmazdı. Bütün erkek arkadaşlarının severek, bağıra çağıra yaptığı maçlarda, hep kenarda durur; bir fırsatını bulup yanıma gelirdi. Sonra da dinlemeye bayıldığım, Yanarlar’daki Hitit küp mezarlarını, bunların nerelerde çıktığını anlatmaya başlardı. Yanarlar Hitit yurdudur. Bundan 3500 yıl önce yaşamış, Yanarlar’ın en eski sakinleri, ölülerini büyük küplere koyarak gömmüşlerdir. Bir defasında hayali bir “mermer heykel kız” hikâyesi bile anlatmıştı. Bunu tarlalarında bulmuştu. Kızın omuzlarına inen saçları vardı. Beraber il yıllığındaki antik heykel fotoğraflarına baktık. Bunlardan, Emirdağ’da bulunmuş olan Skylla heykeline çok benziyordu. Kemal bunu görünce: ― “İşte öğretmenim aynı bu gibi.”demişti. Buna tüm içtenliğimle inanmıştım. Hatta müzeye gönderip Kemal’e para kazandırmayı bile düşündüm. Meğer beni mutlu etmek için söylediği, “pembe” cinsten bir yalanmış. O’nun en sevdiği oyunlardan biri kamyon taklidi yapmaktı. Ders çıkışında, sayısız uyarılara rağmen, kamyonuna tam gaz verir ve bütün koridoru çınlatarak bahçeye fırlardı. Bir gün kamyonuyla kaza yapacak ve beni fazlasıyla üzecekti. Kasabada pazar kurulduğu bir gündü. Okulun hemen yakınında, yeni caminin önünde kurulan bu pazar, çocukları ateşe koşan pervaneler gibi çekerdi. Biz ne kadar izin vermesek de aileleri gelir ve bir bahaneyle çocukları pazara götürürlerdi. Kalabalık sınıfımızın tel askıya ihtiyacı vardı. O yıl iki şube birleşmiş ve Kağızman’dan nakil gelen bir kız öğrenciyle beraber, sayı kırk üçe ulaşmıştı. Uzun teneffüste başkanla bir arkadaşını pazardan askı almaları için görevlendirdim. Kemal de hemen atıldı. Israrla askı almaya gitmek istiyordu. Çünkü pazar, Kemal için de küçük bir cennetti. Ona da izin verdim. Üçüncü derse girdiğimizde Kemal’i biraz neşesiz buldum. Pazara giderken yolda birkaç defa buz üstünde kaymış ve sonuncuda düşüp başını yere çarpmış. Düştüğü kısmı inceledik. Biraz kızarmış görünüyordu. Herhangi bir bulantı, kusma belirtisi yoktu. Son ders girişi, Kemal’i ağlar durumda buldum. ― “Başım ağrıyor” deyip ağlıyordu. Çaresiz Kemal’i eve gönderdim. Bulantı, kusma, uyku hali olursa hemen doktora gitmesi gerektiğini anlattım. Taş gibi sağlam Kemal, mutsuz, keyifsiz bir halde okuldan ayrıldı. İçimi derin bir endişeyle beraber, vicdan azabı kaplamaya başlamıştı. Dosyasından telefonlarını bulduk. Fakat telefonları görüşmeye kapatılmıştı. Öğle paydosuna giderken, mahalle arkadaşlarına, Kemal’in durumunu sormalarını istedim. Yemekten sonra okul duvarının yanında, Kemal’in eniştesini gördüm. İlçeye gitmek için araba bekliyordu. O’nu görüp görmediğini sordum. ― “Demin bize geldi, biraz oturdu. Yolda gelirken kusmuş. Daha sonra evlerine gitti.” dedi. Benim endişelendiğimi görünce: ― “Korkma, O’na bir şey olmaz.” diye teselli vermeye çalıştı. Öğleden sonra gelen haberler de iç açıcı değildi. Ablası arkadaşlarına: ― “Geldiğinde hasta gibiydi, yatıp uyudu.” demişti. Telefonla aradığım bir doktor arkadaş da endişelerimi paylaşıyordu. Bu belirtilerin akla getirdiği korkunç bir şüphe vardı: “beyin kanaması”. Bu derin endişeler içindeyken paydos zamanı geldi. O’nu bu halde bırakıp gidemezdim. Belediyeye gidip durumu anlattım. Beni Yanarlar’a götürmelerini rica ettim. Anlayışla karşıladılar. Belediyenin şoförüyle arabaya binip yola düştük. Her taraf karlarla kaplıydı fakat tatlı bir kış güneşi vardı. Dereyi, kaleyi, eski camiyi geride bıraktık. Yanarlar düzlüğüne ulaşmıştık. Peribacalarını solumuza alarak ilerliyorduk. Kemal’lerin evi Yanarlar’ın ta yukarısında, bir derenin içindeydi. Arabayı yaşlı söğüt ağaçlarıyla kaplı dere kenarında bırakıp bir patika yoldan yürüdük. Derhal üç tane köpek bize havlamaya başladı. Bahçede bir kadın görünüyordu. Şoför arkadaş: ― “Dursun Aba! Dursun Aba!” diye bağırdı. Bu Kemal’in annesiydi. Galiba kırk beş, elli yaşlarındaydı. Köpekleri susturduktan sonra gelmemizi istedi. Kemal’in annesi, bahçede bir taşın üstünde, tokuçla çamaşır yıkıyordu. Yanındaki kazandan dumanlar çıkıyordu. Bahçede birkaç kazla tavuk dolaşıyor, açık olan ahırın kapısından bir at bizi seyrediyordu. Evde olağanüstü bir durum yok gibiydi. İçim biraz rahatlamıştı. ― “Teyze ben Kemal’in öğretmeniyim. Bugün okulda düşmüştü. Nasıl olduğunu merak ettim.” dedim. Kadın gülerek: ― “Bir şeysi yok. Geldiğinde acık keyifsizdi. Yattı uyuyo. Boşuna meraklanmışsınız.” dedi. ― “Yine de bir bakalım. İçim rahat olsun” dedim. Ablası içeri gidip Kemal’i uyandırdı. Biraz sonra Kemal, beyaz gömleği pijamasının dışında, uykulu bir halde kapıda göründü. İkindi güneşi yüzüne vuruyordu. Bizi görünce gülümsedi. Az da utandı. Bir şeyi yoktu. Kafasının arkasında hafif bir şişlik kalmıştı. O an duyduğum iç huzurunu, rahatlamayı kelimelerle anlatamam. Bütün korkularım boşa çıkmıştı ve Kemal sapasağlamdı. Artık geriye dönme zamanıydı. İlçenin kavşağında otobüs beklerken, güneş batmak üzereydi ve ben tarifsiz bir huzur içindeydim. Bu olay Kemal’i bana daha da yaklaştırmıştı. Aradan iki yıl geçti ve artık Seydiler’de değilim. Geçenlerde Kemal’in haberini aldım. Okulu bırakıp ilçede bir mermer atölyesinde çalışmaya başlamış. Doyasıya yaşayamadığı çocukluğunu gönüllü reddetmiş ve küçük bir adam olmuş.
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Ocak
6
Ocak
6
Ocak
5
Ocak
4
Aralık
30
Ağustos
17
Ağustos
16
Ağustos
15
Ağustos
14
Ağustos
10
Ağustos
16
Ağustos
15
Ağustos
17
Ağustos
10
Ağustos
9 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
Copyrights © 2000 - 2009 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır

Rss |
İletişim