Araba
Çantasını her zamanki haylazlığıyla ayakkabılığın önüne atarken bir yandan da yakalığını çıkarmaya çalışıyordu. Okulun tatile girmesi şerefine önlüğünün düğmelerini kopartırcasına açıyor, annesinin üzerine gelmesinden olacak merdivenleri üçer üçer çıkıyordu. Annesi şüphesiz ah bir yakalasam diye iç geçiriyordu. Zavallı kadın. Oda haklı. Kasabanın kör terzisinin karşısına bir dükkan açsa, evde diktiğinden daha az uğraşır dikişle; yırtılan önlüğü dik, kopan düğmeleri dik , pantolonun dizine yama yap. Saydığım bu eylemleri iki günde bir yineler hanım.. Haylaz, şehirde olsa yakılıp otopark yapılması içten bile olmayan baba yadigarı köşkün merdivenlerini yerinden oynata oynata yukarı çıktı. Meraklı gözlerle etrafa bakınırken gözleri bana doğru kilitlendi. Görmezden geldim. Çok severdi bu oyunu. Ben onu görmezden gelirdim oda koltukların arkasından dolaşır, balkondan çıkmışcasına; merhaba baba ben geldim derdi. Cümlesini tamamlar tamamlamaz annesi belirirdi büyük salonun kapısında. Nasılda koşar, kucağıma atlar anne korkusundan. Benden bu kadar korkmaz. İşte haylazla bir olduğum zaman yani hemen hemen hergün azar yeriz hanımdan. Önce küçüğe; bir daha şunu yaparsan, bir daha bunu yaparsanla başlayan cümleler kurup ardından tehdit eder. Sonra, şımartma şu çocuğu ile başlayan cümlelerle sıra bana gelirdi. Alırdım bu sinir deryasından nasibimi. Yine aynı kelimeler döküldü eşimin ağzından. Gel hanım dedim otur şöyle. İşim var çocuğun pantalonlarını, gömleklerinı dikeceğim dedi. Biraz otur, sakinleş dikersin dedim. Geldi oturdu yanıma.
Hep birlikte oturmayı pek bir severdik. Haylazla oyun oynar, onunla bir olup hanıma takılırdık. Muhabbet eder, küçüğün ardı arkası kesilmeyen sorularına cevap yetiştirirdik. Bugün hava biraz kapalıydı ayrıca diğer günlerin aksine neşemiz biraz kaçıktı. Nedensiz miydi? biraz evet biraz hayır. Tam sessizlik içinde boğulmaya başlamışken kerata kucağımdan atladı ve balkon kapısındaki tülden perdenin rüzgarla dansına ortak oldu. Çok hareketli bizimkisi dedi hanım. Evet. Bazen fazla hareketli oluyordu. Bütün kasabanın hem sevip, hem şikayetçi olduğu cinsten. Baba, geldiğimden beri soracağım ama hep unutuyorum. Kapının önündeki araba bizim mi? Evin önünde yabancı bir araba gördüğünde mutlaka sorardı bu soruyu. Hayır bizim değil yavrum dedim. Geçen hafta hanımla konuşurken duymuş bizi kerata. Sesimizi biraz yükseltmişiz herhalde. Araba alsak mı? almasak mı? bunu tartışıyorduk hafif şiddette. O günden beri hergün soruyor bunu. Araba konusunu ondan gizli konuştuğumuz için ona süpriz yapacağımızı zannediyormuş. Öyle dedi. Birde üstüne bilmiş bilmiş; bana süpriz yapamayacaksınız demezmi. Soruyu sorar sormaz eşim koltuktan kalktı, işler anca biter dedi. Ah dedim içimden ah. Niye açıyorsunki şimdi araba konusunu haylaz. Bir mütabakat sağlanamamıştı araba konusunda. Eşim, serzenişlerini üç öğün önüme koyardı bu yüzden. Bazılarını yer, yutarken bazılarına sert çıkıyordum. Bu durum evdeki huzuru tatile çıkarmıştı.
Miskin bir pazar sabahı. Güneş bile doğmaya üşeniyor. Bu tembel kasabada, akdenizli olmayı, rahat ve keyfine düşkün olmayı biraz abartmış bu yerde yaşıyorsanız sizinde güneşten pek bir farkınız olmayabilir. Güneş uyuşukluğunu biraz üzerinden atıp ışığını yatağa dikince uyanıverdim. Hanım kalkmıştı bile. Haylazda kalkmış sanırım. Hatta günün ilk azarlarını aç karnına yemeye başlamıştı. Ancak sofraya oturduğumda herkes neşeliydi. Gülen suratlar, huzurun kendini evimizde hissettirmesi.. Daha ne isterdimki. Hemde bunların yanında müthiş bir pazar kahvaltısı varken. Çok yedirme şu çocuğu, oğlumuz futbolcu olacak dedim hanıma. Küçük, çürük dişlerle dolu ağzı kulaklarında bana bakarken hanım o güzel dişlerini bana göstermemeyi tercih edip somurtuyordu lafım bittiğinde. Hemen suratını asma dedim ve devam ettim; " çocuk yazı boş geçirmesin. Onu yeni açılan futbol okuluna yazdıracağım. Hem biraz arkadaş edinir." İyi olur dedi. Beni onaylaması hoşuma gitmişti. Haylaza göz kırpttım. Oda göz kırpttığını zannederek iki gözünü kapadı açtı. Mutluyduk. Hadi çabuk ol sıpa, bitirelimde çıkalım dedim. Ben gelmiyor muyum diye sordu hanım. Sayın kraliçeyi yormayalım bu sıcakta ama akşam serinliğinde güzel bir gezeriz olmaz mı diyerek bende ona sordum. Güldü. O güzel, inci gibi dişlerini gösterdi bana.
Futbol sahasına doğru yürürken, ben gerçekten futbolcu olabilir miyim baba dedi haylaz. Bende bu küçük kasabadan çıkıp futbolcu oldum oğlum sen niye olamayasın dedim. Evet bu küçük yerden, hayalim olan büyük şehre futbol sayesinde göçmüştüm. Sevilen, her takımın istediği ve çok para kazanan bir futbolcuydum. İstediğim herşeyi alabilmek güzel şeydi doğrusu. Ancak önce babamın hastalığı, daha sonra eşimin kanser tedavisi bir hayli büktü belimizi. Bu durum büyük şehirden, bu küçük kasabaya sürgün etti bizi. Ancak babamı kurtaramasakta eşimin iyileşmesi bu sürgünü önemsiz kıldı. Adımın verildiği futbol sahası gözükmüştü. Tabelada ismimi her gördüğümde olduğu gibi yine gururlandım. Oğlumda gururlanmış olacak ki tabelayı gösterip işte bu benim babam dedi. İçeri girdik. Kayıt yaptırdık. Kerata ilk antremanına çıktı. Her yaptığı hareketten sonra bana bakıyor ben alkışlayınca daha bir hızlanıyordu. Antreman biterken kulüp odasına geçtim. Antrenörle çay içip muhabbet ederken üzerini değiştirmiş geldi oğlan. Oğlunu bir zanaatkarın yanına verip, eti senin kemiği benim diyen baba üslubunda; bu haylaza torpil geçmek yok, hatta herkes bir çalışıyorsa bunu iki çalıştır hocam dedim. Sen merak etme dedi. Biraz gülüştük ve ayrıldık. Evin önüne geldiğimizde ortancalı, arnavut kaldırımlı ve deniz manzaralı sokaklara hanımın yaptığı yemeklerin kokuları sıkılmıştı. Yemek için sabırsızlandık.
Eline sağlık canım çok güzel olmuş. Gerçektende her zamanki gibi çok güzeldi yemekler. Hadi bize yemek duası et bakalım sıpa dedim. Açtı ellerini yarı doğru yarı yanlış okudu birşeyler. Hanıma masayı toplamasında yardım ettim. Ekmeği poşetine koyarken ben çıkıyorum bir iki işim var akşama hazırlanın dışarı çıkalım dedim. Peki dedi. Öptü. Belkide uzun bir süre öpmeyeceğini düşündüğüm için bu öpücüğü iyi saklamam gerekiyordu. Neden mi? çünkü araba almaya gidiyordum. Arabayı geçen gün gördüm. Camındaki satılık yazısından telefon numarasını alıp aradım ve bugün için randevulaştık. İşte bu yüzden hanım, gönlünü alana kadar yüz vermeyecekti bana. Arabadan iyi anlayan bir arkadaşımıda yanıma alıp yola koyulduk. İki sokak aşağıya inecektik. Sen arabaya bak, çürüğü çarpığı var mı kontrol et. Pazarlığı ben yaparım dedim arkadaşıma. Nede olsa futbolcuyken iyi öğrenmiştim pazarlık işlerini. Sözleştiğimiz yere geldik. Oturduk çay içtik. Araba temizdi. Ben üç o beş derken ortada bir yerde anlaştık. Yıllardır çektiğim özlem sona ermişti. Ne güzel ne pahalı arabalara binmiştim oysa zamanında. Olsun. Bunada şükür. Hem küçüğün sorularındanda kurtulacağız artık. Gülümsetti yine haylaz beni. Hadi biraz turlayalım dedim arkadaşa..
Hanım beni bekler geri dönsek mi dedi arkadaşım. Dönelim dedim. Hem bizimkileri dışarı çıkartacaktım daha. Tabi hanım arabayı gördükten sonra onu ikna edebilirsem. Telefonum çaldı. Arayan eşimdi. Açtığımda ağlıyordu. Çok korktum. Ne oldu hayatım neyin var dedim. " Çabuk eve gel. Oğlan merdivenlerden düşüp kafasını çarptı. Baygın yatıyor. Lütfen çabuk gel. Lütfen! Üst komşularda yok evde. Araba bulamadım hastaneye gidecek. Çok korkuyorum hayatım." dedi. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Elim ayağım birbirine girdi. Sakin olmalıydım. Hem az kalmıştı eve. Hemen arabaya bindirir götürürüz diye düşündüm ama korku vücuduma girmişti bir kere. Arkadaşım telefonda konuştuklarımızı duyduğundan; hadi dedi. Biraz hızlı ol bas gaza diye devam etti. Bu konuşması bana güç vermişti. Eve geldiğimizde haylazı kanepede hareketsiz yatarken gördüm. Kendince bir bandaj yapmış hanım oğlanın kafasına. Tutamadım kendimi. Hastalığa, kazaya ve ölüme alışkın bu gözler tutamadı kendini. Ağlıyordum. Yavaşça bindirdik arabaya. Hastanedeydik. Herkes seferber oldu bu küçük hastanede. Herkes tanırdı nerdeyse küçüğü. Kaç kere gelip gitmiştik onunla buraya; kolu incinir, parmağı çatlar, kaşı açılır.. Ama şimdi çok farklıydı. Ne olacağı konusunda hiç bir fikrim yoktu. Eşimle oturmayı bile akıl edemeden birbirimize sarılmış bekliyorduk. Vakit geçiyordu ancak kimseden bir bilgi alamıyorduk. Eşimin gözyaşları ve ağıtları hastaneyi sarmaya başlamışken doktor çıkageldi. Getirdiğinizde pek ümitli değildik ancak şimdi durumu iyi eğer beş dakika daha gecikseydiniz şu anda size daha kötü haberler veriyor olabilirdim dedi. oh! şükürler olsun. Ancak biraz zamana ihtiyacı var. Geçici unutkanlık olabilir diyede ekledi. Sevinçliydik. Peki bu unutkanlık nasıl geçer diye sordum. Merak etmeyin bu tür vakalar sık yaşanır ancak sizinde yardımınız gerekecek. Kerata iyi olsunda herşeyi yaparım onun için. Bir iki gün hastahanede müşade altında tutacağız. Ondan sonra izleyeceğimiz yolu beraber konuşuruz dedi doktor son olarak. Arkamızdaki sandalyelere oturduk. Daha bir sıkı sarıldık birbirimize. Gözyaşları dinmiş yerine düşünceli gülücükler açmıştı. Eşim yüzünü bana döndü. Gözyaşlarını sildi. O her zamanki şaşkın bakışıyla; araba olmasaydı oğlumuzu kurtaramazlardı dimi dedi. Belkide dedim. Yeni birşeyler söyleyecekti ama düşünüyordu hala. Dayanamadı; " üst komşuya çıktığımda onları evde bulamayınca kafamı taşlara vurmak istedim. O an bir arabamız olmadığı için kendimi suçladım. Telaş ve üzüntü içinde bunları nasıl düşündün diyebilirsin ama senin, oğlumuza zarar gelseydi yıllar boyu beni suçlayacağını düşündüm. Neyseki arabamızla yetiştin ve kurtardık onu." Evet kurtarmıştık onu. Aynı zamanda bir daha kendini hırpalamaması ve üzmemesi için yıllar önce doktorlardan uyarı alan eşimide kurtarmıştık. Oğlumuza birşey olsa eşimin hali harap olurdu. Düşünmesi bile kötü. Şimdi bu kötü düşüncelerden kurtulup eşimle birlikte güçlü olmamız gerekiyordu. Ha birde ailemizin kahramanı arabayla birlikte..