kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / İronik Hikayeler







Okudunuz Mu?
TurgutYaşar
Turgut Yaşar


Bir İki Üç Tıp!

18 / 6 / 2008  Çarşamba tarihinde Kenan Ege tarafından eklendi, 250 kez okundu...

““Erkeklere müjde. Erken boşalmayı tetikleyen gen sonunda bulundu”Emekli diplomat ve bürokrat Hüsnü Niyet bey kırk yıldır okuduğu gazeteyi artık okumakta zorlandığını hissetti. Baş sayfanın bir köşesindeki flaş ibareli haberin devamını okumaya gerek görmeden gazeteyi kahvaltı masasının üzerine bıraktı ve mutfak dolaplarını, tavanı, kombiyi, buzdo...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Kenan Ege

Kenan Ege







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Bir İki Üç Tıp!


“Erkeklere müjde. Erken boşalmayı tetikleyen gen sonunda bulundu”
Emekli diplomat ve bürokrat Hüsnü Niyet bey kırk yıldır okuduğu gazeteyi artık okumakta zorlandığını hissetti. Baş sayfanın bir köşesindeki flaş ibareli haberin devamını okumaya gerek görmeden gazeteyi kahvaltı masasının üzerine bıraktı ve mutfak dolaplarını, tavanı, kombiyi, buzdolabını, bulaşık makinesini seyretmeye koyuldu. Gözleri bir noktaya takıldı, dalıp gitti. İçinden...
“Geni buldun, çıkardın. Koydun kavanoza. Demek ki fazladan konulmuş oraya. Helâl olsun sana. Bunun adı da bilim. Ayarını bozdun adamın. Genini alıp evine gönderdiğinin akşamı karısına ‘neydi bu ya?’ diye boş boş bakar, ertesi gün gelir boğazına yapışırsa o anda paçayı sıyırmak için de bilimsel bir çözüm bulursun artık,” diye düşündü.
Gözleri aynı noktada, yüzünde oluşan kocaman gülümsemeyle kafasını başka bir noktaya çevirerek:
“Töğbe töğbe yâhu,” dedi.
Kocasının emekli oluşunun bir kaç yıl sonrasından itibaren kahvaltı masasında gazete okurken kendi kendine konuşmasına ve kavga etmesine artık alışmış olan Gülüver hanım keyif çaylarını doldurmakta iken omuz başından şöyle bir geriye baktığında, gazetenin henüz okunmaya başlanmış olmasına rağmen masanın üzerinde katlanmış durduğunu, kocasının ise kocaman gülümsemesiyle tavana bakmakta olduğunu gördü. Alaycı bir ifadeyle:
“N’oldu Hayatım, iyi bir şey mi olmuş memlekette?”
Hüsnü Niyet bey gözlerini tavandan indirip masada gezdirirken gülümsemesini sürdürerek:
“Okudun mu şu erkek geniyle ilgili baş sayfa haberini?” diye karşılık verdi yarım sesle.
Çayları masaya yerleştirmekte olan Gülüver hanım:
“Hayatım biliyorsun ben artık internetten okuyorum haberleri. Daha gazete okuma saatim gelmedi.”
Hüsnü Niyet bey ifadesini birden ciddileştirerek gözlerini karısına dikti:
“Hanım bak! Bu internet midir minternet midir nedir, oradaki haberlere yorum morum yapıyormuş millet. Yazıp gönderiyorlarmış. Dün dernekte bir saat dalga geçtiler, yerin dibine soktular bizim Orcan’ı o yüzden. O ukala sekreter kız geldi toplantı salonuna, elinde bir deste kâğıt, yüzünde o sinsi yayvan sırıtmasıyla adamcağıza dönüp: ‘Efendim eşinizin yazılarını buldum internette’ demesin mi? Ânında kâğıtlar elden ele tabii. Kahkahalar, lâf sokuşturmalar. Başkan gelene kadar rezil oldu çocuk. Karısı olacak o a-politik dangalak yüzünden.”
“Canım niye öyle diyorsun ya!... Nerden belli ki o olduğu? Nikinden mi anlamış o sekreter kız yazanın Orcan’ın karısı olduğunu?”
“Neyinden anlamış neyinden?...Ne diyorsun sen yahu, anlamıyorum!”
“Nikinden hayatım nikinden. Herkesin bir nik neymi var internette. Takma adı yâni. Önce üye olu...”
Hüsnü Niyet bey kestirip attı;
“Ne nikisi mikisi kadın yâhu? Adıyla soyadıyla kocasının vazifesiyle her şeyi yazmış işte. Menay filânca. Emekli yaprak mahsülleri ofisi genel müdürü eşi diye. Allah allah yâhu”
“Hayâtım bana niye çıkışıyorsun, ben öyle şey yapar mıyım?”
“Yap yapma bana ne! Yeter ki benim soyadımı kullanma! Nikin midir mikin midir nedir. Babanın soyadını kullan!”
Gülüver hanım toparlandı, çayı elinde ayağa kalkarken:
“Seninle konuşulmaz, tartışılmaz. Ancak eleştir. Ben kalkıyorum. Çocuklar gelir birazdan” dedi ve mutfaktan aceleyle çıktı. Hüsnü Niyet bey arkasından seslendi:
“Seninle konuşulur sanki...Çekelim gidelim yerleşelim yazlığa diyorum. Yaptıralım bir
kalorifer kazanı, deniz, doğa, oniki ay güneş oh mis gibi ‘Torunlarımdan ayrılamam’ diyorsun. Altmışında tutturdun internet de internet diye. Torunlarını gördüğün var sanki. Haftada bir iki getirip gösteriyorlar. Geçen hafta bana amca diyecek oldu eşşek sıpası. Her akşam torunlarıyla çet yapıyormuş hanımefendi. Çeti her yerden yaparmışsın... Bizim Nasri her gece Amerika’daki oğluyla yapıyormuş. Sen de yazlıktan yap. Burdan da nasılolsa her akşam sarılıp öpemiyorsun. Ha burdan öpememişsin ha ordan. Ben çok hevesliyim sanki o memleketi kurtaracak dinazorlar derneğine gitmeye. Ne dedim ki ben şimdi yâhu? Kalkıp gittin. Peki...Tamam...Öyle olsun. Sen de yap bakalım öyle bir şey de söktürmüyor muyum o interneti bu evden o zaman”
masadan kalktı. Mutfak penceresinin önüne dikildi ve artık hiç sevmediği bu şehrin uzaklardaki şekilsiz, plansız bina manzarasını seyretmeye koyularak içinden konuşmaya başladı:
“Yâhu bu kadın mı benim taptığım, şiirler yazdığım kadın? Koluma takıp, yıllarca memleket memleket dolaşıp protokollerde devleti temsil ettiğim. Tevekkeli değil itibar yıldan yıla düşüyor. Çünkü bu da tanışma partileri, çay partileri, filânca faaliyeti, falanca toplantısı, göz önündeydi hep oralarda. Hepsi böyle mi oluyor bunların acaba zamanla? Şu gazetenin baş sayfasındaki koskoca fotoğrafa bak meselâ. Hangisi Arap memleketinin devlet temsilcileri, hangisi bizimkiler anla anlayabilirsen. İtibar mı kalır böyle. Ben buna güvenip, tâkip altına da almadım ki hiç. Kimle ne toplantısı yaptı, ne çayı içti halen bilmem. Bu da farklı bir şekilde itibârımızı zedelemiş olabilir.Vaziyet ortada zâten. Fakat ben kendi adıma aslanlar koçlar gibi temsil ettim memleketi. İçim rahat o bakımdan.”
Döndü...Yürüdü, mutfaktan çıktı. Traşını olup, takım elbisesini giyip salona geçerek beklemeye başlamak saati gelmişti. Her pazar öğleye doğru olduğu gibi çocukları ve torunları ziyarete geleceklerdi. Çok bilmiş kızları, Amerikalarda tahsil görmüş kolacı hamburgerci otuzbeşinden sonra bile çikolatayla şekerlemeyle beslenen iki sersem damadıyla birlikte gelecekler, sağlık öğütlerinde bulunacaklar, bu hafta bilmem nerede yeni açılmış süper bir özel hastanenin reklamını yapacaklardı. Keşke çok sevdiği gelini, daha doğrusu akılsız oğlunun sekiz yıllık evliliğin ardından hiç mücâdele etmeden ayrıldığı eski gelini bunlardan önce gelebilseydi her hafta. Hiç olmazsa bombardımanlar başlayana kadar onunla ve en sevdiği torunuyla biraz moral depolardı. Onlar gelene kadar, bir tarafta artık dilinden hiç anlamadığı kırk yıllık karısı, analarına çekmiş kızları, körle yatıp şaşı kalkmış damatları ve kumandayla oturup kalkan minyatür nazi subayı diğer iki torunu. Yine gayrimenkulden, otomobillerden, bilgisayar teknolojisinden, yeni çıkan son moda hastalıklardan ve hastanelerden bıkmadan usanmadan konuşulacak, yine torunları "siz" diye hitâp edecek, yine iki saat boyunca feleği şaşacaktı.

----------------0-----------------

Kapı zili nesli tükenmekte olan bir kuş melodisiyle çalmaya başladı.
Traşını olup giyindikten sonra salondaki koltuğuna kurulmuş vaziyette gazetesini bir hamle daha karıştırmaya çalışan Hüsnü Niyet bey orta perdeden içeri seslendi:
“Kapı çalıyor hanım...”
Gülüver hanım bilgisayar merkezine çevirdiği küçük oturma odasından karşılık verdi:
“Kapı zili mi o hayatım(!) Güvenlikten arıyorlar, bakıver de alsınlar çocukları içeri. İnternetteyim(!) ben.” Gülüver Hanım, eve bilgisayar alınıp internet bağlantısı kurulduğundan beri kapı önünde gerçekleşen hoşgeldin fasıllarına katılmaz, mazeretini de sesli olarak bu şekilde bildirirdi. Gazeteyi bir kenara bırakıp sıkıntıyla yerinden doğrulan Hüsnü Niyet bey ‘hay internetine’ demeye hazır halde ayağa kalktı ve cümlesi ağzında asılı halde kapıya yöneldi. Salonla kapı arasındaki oniki adımlık mesafede her hafta yaptığı gibi kafasından geçen düşünceleri şimşek hızıyla içinden homurdanmaya başladı:
"Yahu evladım söylemekten dilimde tüy bitti. Kaç sefer gösterdim, söyledim. Bunlar
benim kızlarım, bunlar da damatlarım. Adımı söylediklerinde alın içeri diye. Efendim güvenlik prosedürüymüş. Valla Avrupadaki Nato karargâhlarına bile daha rahat giriliyor yahu. Benim sersem kızlarımda da iş yok. Lâf dinlemezler. Bir gün de hafta içinde geliverin be kızım. Şu sitenin yönetim ofisi kapalı olmasın. Alalım arabalarınıza da size de birer giriş kartı; Gelmezler. (Kızlarını taklit ederek.) `Babacım çok uzak; babacım çok uzak. Hafta içi evden işe, işten eve, valla robot gibi yaşıyoruz baba. Önümüzdeki hafta içinde gelir alırız. Söz!` Üç senedir gelecekler. Anahtarı bırakıp yazlığa gidiyoruz. Evi kontrol etsinler, annelerinin çok kıymetli çiçeklerini sulasınlar diye. Yine pazar günü geliyorlar. Yine içeri girmeleri dert. Şehirlerarası uzaktan kumanda telefonla bunları içeri aldır artık. Nasıl böyle hazırcevap, ukalâ oldular ki? Anlayamıyorum. Hani kız evlât daha hayırlıydı. Kim dediyse halt etmiş. Analarına hayırları var gerçi. Anlaşamadıkları hiç bir konu yok aralarında. Bana hayırları da her söylediğime `hayır` demeleri. Bir kerecik `evet baba` deseler bütün bu düşündüklerimi unutmazsam adam değilim. Mutlu olucam be! Ama nasıl gelecek o gün! Hiç umudum yok. Ayrıca ben mi buldum bir sene araştırıp dağ başındaki bu siteyi? Sevemedim gitti yahu. Ne güzel, şehirin göbeğinde, kim olduğumuzu bilen insanların arasında yaşayıp gidiyorduk. Analarının kızları işte. Önce onun kanına girdiler. Sonra elbirliği yapıp beni de kandırıverdiler kaşla göz arasında. Güzelim daireyi sattırdılar. Bir de üstüne iki sene dünya para banka kredisi ödettirdiler. Elde ne var ne yok gidecekti az kalsın. Yazlığı kurtardık ya ona şükrediyorum. Her tarafından düdük çalan, her haltının şifresi olan seksen metrekarelik bir acaip daire yahu. Sattığımızın yanında ev bile denemez. Sevmiyorum, sevmiyorum işte. Şimdi de `uzak, uzak.` Anlata anlata bitirememiştiniz ama üç sene evvel. Yok efendim güvenlik varmış, yürüyüş alanları varmış, spor salonları, tenis kortları, yüzme havuzları, minik şelâleler, kafeteryalar, şunlar bunlar varmış. Uydu yayını varmış. Otopark sorunu hiç yokmuş. Bak benim akılsız güzel kızım. Ben anlatayım sana. Her evin üç tane arabası var. Milletin altında koca koca jipler var. İki arabanın yerini kaplıyorlar.Geceye kalıp bir yerden biraz geç geldin mi gör bakalım bir arabalık yer kalıyor mu? Ortak otopark alanı da beşyüz metre ileride. Bu yaşta gecenin bir vakti, in çık yokuş. Ne yaptık? Tomarla para döktük, borca girip iki sene ödedik, sonra evimizin önünden bir kilometre yol yürüyüp arabamızı park ettik. Bravo hüsnü! Çok iyi halt ettik. Bravo! Minik şelâleler varmış. Doğru! Var! Etrafında çok güzel çevre düzenlemesi, oturmak için kanapeler de var. Fakat sıkıyorsa git otur bir yarım saat bakalım. On dakikada insanın kafası kazan gibi oluyor yahu. Dört, beş metre yüksekten gürül gürül gümbürtüyle akan bir su. Cebindeki telefonu duyamıyorsun. Öyle minik filân hiç değil. Yürüyüş alanları varmış Doğru! Var! Yokuş çıkmaya bayılan akıllılar için iyi. İnerken iyi. Ya eve geri dönerken? Gençlere bile kök söktürüyor yahu. Eskinin bilmem ne dağı işte. Bildiğimiz dağ. Ev yapılır mı buralara? Yüzme havuzu dediğini de gel gör bakalım yazın. On kişi gelince çoluk çocuk cümbür cemaat, sonradan görmelerin dere kenarı pikniğine dönüyor ortam. Bir huzurla güneşlenip kitabını gazeteni okuyamıyorsun. Kafeterya dediğin yere de onsekizinden büyüklerin girmesi yasak mıdır nedir? Orada da rahat yok bana. Bağıra çağıra şamata gürültü. Hangi dilden konuştuklarını anlayabilsem içim yanmayacak. Bu niye gelmiş burada oturuyor gibisinden bakıyorlar be kızım. Tenis kortunu ne yapayım ben. Spor salonu dediğin yer de, yeni doğum yapmış üç beş genç tombul kadının uğrak yeri. Atmışlar yerlere dört tane minder, beş kiloluk iki halter, iki de koşu bandı hepsi o. Adı koşu bandı güya. Hiç üstüne çıkıp koşanı görmedim. Tombul hanımların yürüyüş bandı. Bir çıktılar mı bekle allah bekle artık sana sıra gelsin diye. Bana adam gibi spor salonu lâzım ki şöyle en az yarım saat ter atıp rahatlayayım. Elli senedir sporu bırakmamış adam ne yapsın iş olsun diye buraya kondurulmuş uyduruk spor salonunu. Bizim Sûdi’nin spor merkezinde haftada bir kaç gün programlı çalışıp ter atıp rahatlıyordum ne güzel. Valla millet yaşıma inanmıyordu. Hani nerde buranın spor hocası? Saldım salona mevlâm kayıra. Olur mu? Bana göre değil ki buralar a benim akılsız kızım! Hem dostlarımızdan ahbaplarımızdan da koptuk burada. Arada bir en yakındakine gitmeye kalksak iki saatimiz yollarda geçiyor. Ey yâ rabbim..."
Kapının hemen yanına duvara monte edilmiş beyaz telefonu kaldırdı. Gelenleri öğrendikten sonra güvenlik görevlisine misafirlerini içeri almasını söyleyerek telefonu kapadı. Giriş duvarı ile vestiyer arasındaki köşede bulunan küçük fakat taht görünümlü sandalyeye ilişti ve dört dakika sürecek rutin bekleyişine başladı. “Zil çalana dek bunların kapı önüne geldiklerini bile anlayamazsın. Tık duyulmaz. Sinsice sokulurlar kapıya” diye düşündü.



----------------0-----------------
Hüsnü Niyet bey her hafta inatla kızlarından güzel ve olumlu bir şeyler duymak ister, duyamaz ama bu inadını da terketmezdi. Terketmediği bir diğer inadı; kızlarının ağız birliğiyle “Baba öyle şeyler öğretmiyoruz,” demelerine karşın torunlarına elini öptürmek için yaramazca bir gayret içinde bulunmasıydı. Fakat yine bir değişiklik olmamış, inatçı beklentileri yine boşa çıkmıştı. Bacak kadar boyları ve her zamanki disiplinli sessizlikleriyle içeri girer girmez önüne dizilen her iki torunu da öpülme hayaliyle sırayla çenelerine doğru uzatılan yaşlı eli minicik elleriyle kavrayıp usta birer manevrayla önce bilekten sola kıvırıp düzelttikten sonra, kendi boylarına göre yüksekliğini ayarlayarak abartılı biçimde yukarı aşağı sallamışlar, bu görevlerinin başarıyla tamamlanması ardından onun hiç anlayamadığı teknolojik bir dili düşük perdeden kendi aralarında hızlı hızlı mırıldanarak anneannelerinin yanına, bilgisayar odasına girmek üzere aceleyle koridora seğirtmişlerdi. Sonra damatları önüne dizilmişler, sıkılmak üzere kendilerine uzatılan yaşlı eli yukarı doğru kaldırıp saygı ve hürmetle öperek alınlarına götürmüşlerdi. Gelgelelim onlar da bu öpüşlerin saygın eski diplomat ve bürokrat kayınpederleri nezdinde hiç bir mânevi kıymeti olmadığını ve paraya sıkıştıklarında uzun nasihatlere göğüs gererek, fırçalar yiyerek, güç belâ da olsa kopartabildikleri miktarlara sayıldığını gayet iyi bilirlerdi. Çocukluklarından beri bu tür terbiyeyi verdiğine içten inanmasına karşın, kızları el öpme terbiyelerini onun bilmediği bir zaman ve yerde yitirmişlerdi. Dolayısıyla onlar tarafından da son bir kaç senedir her gelişlerinde yaptıkları üzere, bir kaç dakika sonra dördüncü dünya savaşına katılmak üzere yola uğurlanıyormuş gibi uzun uzun sarılmalara mâruz bırakılmış, her ikisiyle de sarmaş dolaş halde kapı önünde hafif hafif sağa sola sallanarak ve anlamadığı mırıltılarını dinleyerek can sıkıcı hoşgeldin faslını bir kez daha moral bozukluğu ile tamamlamıştı. Elbette ki morâl bozukluğunun baş sebebi sarılma faslını tamamlayan her iki kızının da artık rutin hâle gelen; iki adım uzağına çekilerek onu aşağıdan yukarıya süzmeleri ve birbirlerini onaylayarak “Baba hiç iyi görünmüyorsunuz” demeleriydi. Kızları da annelerinin odasına geçmekte olan Hüsnü Niyet bey onların ardından bakarken “yahu ben kendimi bomba gibi hissediyorum, bunlar benim kendimde görüp hissedemediğim neyi görüp hissediyorlar anlayamıyorum bir türlü,” diye düşünmüştü. Her zamanki gibi salon kapısı önünde dikilmiş bekleyen damatlarını salona buyur ederken “lütfen babacım önce siz buyrun”lar altında salona önden girmiş, koltuğuna kurulmuş, damatlarını uzak köşedeki koltuklarına eliyle göstererek oturtmuş ve yüzündeki sahte gülümsemeyle tavan kartonpiyerlerini, perdeleri, arada bir de halıda daha önce dikkatini hiç çekmeyen haftanın motifini incelemeye koyulmuştu.

----------------0-----------------

Hüsnü Niyet bey salonda tek kulağıyla misafir olduğu damatlarını “çok şükür evlâdım” yada “öyle miii, hayırlı olsun” gibi karşılıklar vererek geçiştirirken vaktin de geçmesini ve gelininin çabucak gelip kendisini kurtarmasını diliyor, diğer kulağıyla da Gülüver hanım’ın bilgisayar odasından zaman zaman yükselen “ama anne olur mu, gitmesi lâzım artık” türünden cümlelere dikkat kesiliyordu. Fiziksel olarak kendisini iyi hissetmesine karşın, doktora, hastaneye, sağlık kontrolüne gitmesi yönünde kızlarının açıktan, onlar gittikten sonra onlardan aldığı cümlelerle Gülüver hanım’ın serzenişte bulunarak, damatlarının ise cümle içlerine lâflar sokuşturarak yürüttükleri bu baskı politikası Hüsnü Niyet Bey’in fenâ halde canını sıkıyor, kendisini kötü ve etkisiz eleman gibi hissetmesine yol açıyordu.

Geleneksel hafta sonu öğle yemeği saatinde damatlar herkese tek tek sorarak aldıkları siparişleri getirmek üzere yakındaki alışveriş merkezinde bulunan hamburger restoranına doğru yola koyulmuşlar, gelininin ve diğer torununun da gelişiyle Hüsnü Niyet bey’in neşesi yerine gelmiş, morali düzelmişti. Salonda esmekte olan bu neşeli hava içerisinde kızlarının ve Gülüver hanımın ısrarlarına daha fazla direnemeyen ve gelininin de onayını alan Hüsnü Niyet bey hafta içerisinde çekup yaptırmayı kabul etti.

Kızları oturdukları koltuklardan sevinç çığlıkları ile babalarının boynuna atladılar. Bilgisayar başından fırlayarak annelerinin sevinç çığlıklarına salona koşan çocuklar kapı önünde şaşkın dikilirlerken aralarında fısır fısır konuşarak bu sevince bir anlam vermeye çalıştılar. Fakat kendileriyle kimsenin ilgilenmediğini görünce aceleyle bilgisayar odasına geri döndüler.

On gün içinde, çekup tahlilleri tamamlanmış, tahlil sonuçları şehrin dört bir yanındaki özel muayenehanelerde proflara okutulmuş, yirmi küsur rahatsızlık, hastalık, eksiklik, fazlalık vesaire tıp iliminin bütün imkânları zorlanarak tespit edilmiş, reçeteler onaylatılmış, raporlar mühürletilmiş ve Hüsnü Niyet bey leblebi yer gibi avuç avuç ilâç tüketmeye başlamıştı.

Gülüver hanımın oldukça disiplin gerektiren bu ilâç tedavisi sürecinde ev işleri, eşinin bakımı, tutumu, gözlem altında tutulması gibi işlemlerde zorlanabileceği göz önüne alınarak haftada bir gün gelen temizlikçi kadın hafta içi beş gün gündüz mesaisi şartı ve dolgun bir maaş ile yardımcı eleman olarak aile meclisince göreve atanmış ve memnuniyetle yeni işine başlamıştı. Hafta sonlarını ise kız evlâtlar aralarında bölüşmüş, işler tıkır tıkır yürümeye başlamıştı.

Bu sürecin sloganı “yapılacak hiç bir şeyi Hüsnü Niyet bey’in keyfine bırakmamak,
Fikrini sormamak, perhiz listesini harfien uygulamak, itirazlarına, mızmızlanmalarına kulak tıkamak, ilâçlarını dakikası dakikasına yutmasına sağlamak, telefonların yanlarına bırakılan acil durum numaraları kartlarını yerlerinden kıpırtdatmamak, cep telefonlarının sürekli şarjlı olmalarını sağlamak, koskoca meşhur profların dediklerinden kelime şaşmadan ailenin direğini tez zamanda yirmilik delikanlı gibi, çakı gibi ayağa dikmekten ibâretti.

Hüsnü Niyet bey zâten çakı gibi ayaktaydı. Hayâtının hiç bir döneminde elden ayaktan zâten düşmemişti, hiç yardıma muhtaç olmamıştı. Çocukluk dönemi hastalıklarını zamanında ve kayıpsız atlatmıştı. Yetişkinlik dönemindeki sağlık karnesi pırıl pırıldı. Etrâfındaki bu karmaşa ve aşırı ilgi karşısında doğru ile yanlışı ayırmakta zorlandığını hissediyordu. Velhâsıl elden ne gelir? Kendisini seven, değer veren, iyileşmesini isteyen insanlara teslimiyetten başka. “İyileşmek mi!!! Hasta değilim ki. Kolestrol şöyle, kan değerleri böyle, tansiyon şu, karaciğer bu, kalp sağlam ama durabilir... Biz önlemini alalım da hiç durmasın... Hasta mıyım yoksa ben???”

Yardımcı eleman Hatçeânım hafta içi her sabah çok erken bir saatte geliyor, kendisine emânet edilen anahtarı ile kapıyı sessizce açıp giriyor, mutfağı toparlıyor, çayı demliyor ve evin hanımı ile kendisine ayrı, Hüsnü Niyet bey’e ayrı bir kahvaltı hazırlıyordu. Kendisine duyulan bu güvenin ve samimiyetin verdiği huzur ile kahvaltı masasında otururken günlük iş planını yapıyor, şu dul hâliyle bu huzurlu ve düzgün gelirinin mümkün olabildiğince uzun süreli olmasını diliyordu. Çay demini aldıktan sonra kendisine Gülüver hanımı uyandırmaya yetecek ölçüde gürültü çıkartacak bir iş uydurarak amacına ulaşıyor, karşılıklı sevgi ve saygı dolu günaydın dileklerinin ardından kahvaltı eşliğinde sohbete geçiliyordu. Bir süre sonra ilâç saati geliyor, henüz uyanmamış ise Hüsnü Niyet bey uyandırılıyor, kahvaltısı verilirken emirler ve nasihatler yumuşak cümlelerle tekrarlanıyor, çileli gününe başlamasında olağanüstü bir sevgi ve şefkat ile kendisine yardımcı olunuyordu. Mesâisi bittiğinde Hatçeânım vestiyerin üzerindeki küçük seramik kap içerisinde kendisi için oluşturulan Ulaşım Giderleri Fonundan saatine göre otobüs, minibüs veya taksi parasını alıyor ve Gülüver hanım tarafından nezâketle uğurlanıyordu. Günler böyle geçip gidiyor ve işler gerçekten de tıkır tıkır yürüyordu.

Dinazorlar derneğine gidişler ikinci bir emire kadar yasaklanmış, evden çıkma özgürlüğü hatçeânım nezaretinde haftada üç gün site içi birer saatlik temposuz yürüyüşler ile sınırlandırılmıştı. Yürüyüş günü ve saati geldiğinde Hatçeânım yürüyüş kıyafetlerini kuşanmak üzere kendisine tahsis edilmiş olan küçük odaya giriyor, beş dakika sonra altındaki tayt eşofman üzerine çiçek motifli lastikli uzun basma eteği, üst eşofman üzerine kahverengili kırmızılı yeşilli hırkası ve başına çiçekli eşarpını çatmış haliyle çıkıyor, vestiyere geçip yürüyüşler için kendisine alınan kocaman bembeyaz nayk ayakkabılarını giydikten sonra Gülüver ablasına hazır olduğunu söylüyor, cep telefonunu yanına aldığına dâir soruyu cevaplıyor ve Hüsnü amcasına sesleniyordu. İçeriden “tamam evlâdım” diye ses veren Hüsnü Niyet bey Hatçeânımı bu kıyafeti ve kocaman bembeyaz spor ayakkabıları ile her görüşünde elinde olmadan gülüyor, hemen aklına gelmeyen fakat roman yazmaya bile yetecek kadar çok sebepten dolayı neşesi yerine geliveriyordu. Gelgelelim yürüyüşler esnasında Hatçeânım çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği köyünden hastalık, hastane hâtıraları anlatmaya başladığında, Hüsnü bey amcasından daha genç dağ gibi adamların hiç bir sebep yokken bir gece vakti göçüp gitmelerinden bahsettiğinde Hüsnü Niyet bey’in moral durumu tersine dönüveriyordu. Fakat genç yaşta dul kalmış, çocuklarıyla yaşam mücadelesi veren çalışkan, temiz ve iyiniyetli bu kadıncağızdan yürüyüşler esnâsında memleket sorunları, diplomasi vesâir konularda kendisine eşlik etmesini beklemek de anlamsızdı. O yüzden anlayışlı davranıyor, kısa cümlelerle cevap veriyor, çoğunlukla da dinliyormuş gibi yaparak yürüyüşlerin keyfini çıkarmaya çalışıyordu.

Üç ay sonra bir gece tuvalete gitmek üzere yatağından kalkan Hüsnü Niyet bey iki adım attı ve yere yığılıverdi. Gülüver hanım büyük bir panik içinde bir eli kocasının yüzünde diğer eli telefonda acil durum kartında yazılı bir sürü numarayı aradı. Kapıya koştu, apartman koridoruna “imdaaat” diye bağırdı. Karşı komşuları, yan komşuları, alt ve üst komşuları yataktan fırlamış halleriyle ve heyecanla, açık kapıdan içeri girdiler. Erkekler halının üzeri serilmiş halde yatan Hüsnü Niyet beyi bulup kaldırarak yatağa yatırmakla, kadınlar Gülüver hanımı salona götürüp sakinleştirmekle uğraştılar. Hüsnü Niyet beyin kendine geldiği fakat iyi hissetmediği tespit edildi. Erkeklerden ikisi hanımların yanına salona geçti. “Öldü mü?.. Öldü mü?” diye tekrarlayan ve söylenenleri henüz duymayan Gülüver hanıma eşinin kendisine geldiğini bir şeyinin olmadığını söylediler. Gülüver hanım bir ara acil durum kartında yazılı numaradan ambulans çağırdığını söyleyebildi. Komşulardan biri telefon ederek ambulansın gelmekte olduğunu öğrendi. Hastalığın ne olduğu soruldu. Kızınızla asansörde karşılaşmıştım denildi. Çuvalla para dökülerek yaşanılan bu devasa ve modern yapıda kimsenin kimseden haberli olmadığı anlaşıldı. Karşı komşu ile yan komşunun birbirlerinin ne yaptığını bile bilmedikleri, diğerlerinin yarım ağızla selâmlaşmaktan öte tanışmadıkları açığa çıktı. Bu acil ve muhtaç durumda ambulans sinyalinin duyulmasına kadar geçen onbeş dakika içerisine devasa ve modern yapının aylara sığmayacak komşuluk ilişkileri sığdırıldı. Kimse üzerine alınmasa da üstü kapalı herkes herkese kızdı. Ambulans beş dakika daha gecikse “böyle binaları, siteleri yapıp bizleri buralara tıkanların.......” denmesi bile muhtemeldi.

Ertesi gün öğlen saatinde Hüsnü Niyet bey götürüldüğü hastaneden taburcu edilerek, eşi, kızları, oğlu, damatları, eski gelini ve bütün torunları nezâretinde dört arabalık bir konvoy ile evine getirildi. Durum acil komisyon tarafından masaya yatırıldı. Yeni prof, doktor, uzman listeleri oluşturuldu ve yürürlüğe konuldu. En iyi, en modern hastanelerin birinden, en iyi en uzman bir doktora yarın için randevu alındı. Annelerinden, babalarından aldıkları öğütleri uygulayan çocuklar sık sık yatmakta olan dedelerinin yanına gittiler ve onu güldürdüler. Hatçeânım küçük odasında ağladı. Çocuklar Hatçe ablalarına üzülmemesini söylediler.

Ertesi gün gidilen uzman doktor önce Hüsnü Niyet bey’in kendisini, daha sonra üç ay önceki tetkiklerini, sonuçlarını, filmlerini, raporlarını, reçetelerini ve geriye kalan bilimum dökümanı iyice inceledikten sonra âile bireylerinin karşısına geçerek alınan ilâçların birbirlerine yan etkilerinin olmuş olabileceği, âni rahatsızlığın bundan kaynaklanmış olabileceği, bazılarının kesilmesinin daha iyi olabileceği de dâhil olmak üzere olabilecek bir sürü şeyden uzun uzun bahsetti. Kızları Hüsnü Niyet bey’in memleketin son durumuna üzülmesi durumunda olabileceklerden doktorun kendisini sorumlu tutmamalarını söyleyeceğinden korktular. Uzman doktor uzun açıklamalarını şu cümlelerle bağladı. “Yahu bizim hoca size yanlış demeyeyim ama gereksiz bir ilâç da yazmış. Çok ağır bir ilâçtır bu. Sizin yaşınızda bu derece karaciğer yağlanması normaldir.”

Eve dönüşte otomobillerarası yapılan telefon görüşmeleri sonucunda âile bireyleri bu uzmandan tatmin olmadıklarına karar verdiler. Babaları son derece disiplinli uygulanan normal bir tedavi sürecinde bir gece yarısı anormal bir şekilde yere yığılıp kalmıştı. Yeni bir uzman bulunacaktı. Durum otomobillerarası oylamaya sunuldu oylandı kabul edildi. Trafikte ilerlenirken telefon köprüleri oluşturuldu, dost, ahbap, tanıdık, akraba, kim var kim yok görüşüldü. Torpida gözlerinde kâğıt kalem arandı, adresler, numaralar kaydedildi. Yolda ayrılanlar ayrıldı, kalanlar kaldı ve iki araba hâlinde eve ulaşıldı. Kapıyı Hatçeânım açtı. Hüsnü Niyet beyi bitkin görünce ağlamaya başladı. Hüsnü Niyet bey “iyiyim ben evlâdım üzülme” diyerek teskin etmeye çalıştı.

Aylar ayları kovaladı. Hastaneler, uzmanlar, tetkikler, kontroller, sonuçlar, reçeteler, yeni ilâçlar birbirini izledi. Bir uzmanın ak dediğine diğeri kara dedi. Bu fasılın her tekrarında Hüsnü Niyet bey kendisini daha da kötü hissetti. Son eve dönüşlerinde damatlarının kollarında zor yürür hâle geldi. Geceyarıları ambulanslarla hastanelere taşındı. Son götürüldüğü hastanede gözlerini açtığında “yine mi hastane?” diye düşündü. Gözlerini kapadı. “Hatçeânımın bir dağ gibi adam hatırâsı daha olacak.”

Mezarı başında dualar okunurken kalabalığın arasında bulunan dinazorlar derneği üyelerinden bir arkadaşı “yahu nasıl olur? Bu adam daha geçen sene kırk yaşındaki adamı bilek güreşinde yendi” dedi. “Yetmiş yaş çok erkendi bizim Hüsnü için yahu” dedi bir diğeri ve başları önde aralarında mırıldanmaya başladılar. Takdir-i ilâhi işte ne yaparsın... Âilesi perişan... Çok uğraştılar... Evet, çoook uğraştılar...



Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
tebrik Deniz Tok yazıyı tebrik etti...
tebrik Selim Canan yazıyı tebrik etti...
tebrik Hüseyin Soykök yazıyı tebrik etti...
Deniz İlker Toker
Deniz İlker Toker / 19.06.2008
güzel...

Ecem Çevikdil
Ecem Çevikdil / 19.06.2008
haklısınız, modernleşme adı altında yitirdik her şeyimizi... komşularımızı, ailemizi, yaşlı-genç ilişkilerimizi hatta sağlığımızı... tebrikler başarılı bir hikayeydi...


Ağustos
19
Adam ve Kadın
Deniz İlker Tokerİronik Hikayeler • 85 kez okundu. • 9 kez yorumlandı.
Ağustos
16
Hepsi Bir!
Çiğdem Bekar Abilovİronik Hikayeler • 114 kez okundu. • 14 kez yorumlandı.
Ağustos
12
Yazarın Çilesi
Memduh Faik Gürpınarİronik Hikayeler • 40 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
11
Nükte / Ciğerimiz Yanıyor!
İbrahim Faik Bayavİronik Hikayeler • 56 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
5
Masal Dertleşmesi
Ceyda Demircioğluİronik Hikayeler • 103 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Temmuz
17
Küçük Bir Çocuk İnternette Kayboldu!
Kenan EgeKomik Hikayeler • 468 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Temmuz
17
Sigarayla Sevişenler Derneği`nden Duyuru
Kenan EgeKişisel Hikayeler • 121 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
15
Korkak!
Kenan EgeYaşamdan Hikayeler • 103 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Temmuz
14
Darbe Günlüğü
Kenan EgeYaşamdan Hikayeler • 65 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
11
Dikkat(!) Medya Çalışması Var!
Kenan EgeKişisel Denemeler • 49 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
17
Küçük Bir Çocuk İnternette Kayboldu!
Kenan EgeKomik Hikayeler • 468 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Haziran
27
Anlamlı Şiir
Kenan EgeAşk Şiirleri • 357 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Haziran
18
Bir İki Üç Tıp!
Kenan Egeİronik Hikayeler • 251 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Haziran
20
Çift Kişilikli Diyaloglar
Kenan EgeYaşamdan Hikayeler • 154 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Haziran
17
Kuzenin Önemli Günü
Kenan EgeYaşamdan Hikayeler • 151 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Bir İki Üç Tıp!, Bir İki Üç Tıp! hikayesi, Bir İki Üç Tıp! hikaye, Bir İki Üç Tıp! nedir?, Bir İki Üç Tıp! hakkında bilgi, Bir İki Üç Tıp! hikayeleri, Kenan Ege hikayeleri, Bir nedir, Bir hikayesi, Bir hikayeleri, İki nedir, İki hikayesi, İki hikayeleri, Tıp! nedir, Tıp! hikayesi, Tıp! hikayeleri,









Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : eBay | Loans | Wills | Debt Consolidation | Secured Loans | Video | Arkadaş | Saat