Biyografi(1)
BİYOGRAFİ (1)
Yıl: 1969
Yer: Istrancalar’da küçük bir köy, (Koruköy / Kırklareli)
Ve ben; on birindeyim, ilkokul yeni bitmiş...
Öğretmenim babama; “Hüseyin abi, bu çocuk zeki bir çocuk, alıp onu götürelim, okutup adam edelim” demiş…
Günün birinde bir uzak köye amir bir kişi gelmiş. Bir mülki amir… Yanlış olmasın ama örnek olsun diye yazıyorum; bu kişi kaymakam ya da valiymiş. Sanırım bir vali. Vali ne ki? O uzak köydeki köylüler, köylerinde ilk defa bir vali görüyorlarmış. Hoş beş etmişler, saygıda kusur etmemişler. Buyur etmişler, sohbet etmişler, ikramda bulunup misafirperverlik etmişler. Daha sonra bu amir kişiyle köyden yaşlı bir kadın arasında bir diyalog gelişmiş. Konuşmuşlar. Kadın merak etmiş, sormuş; “sen kimsin, nesin?” diye. Amir kişi de o zaman, “ben valiyim” demiş. Yaşlı kadın genç valinin sırtını sıvazlamış; “iyi, iyi…” demiş, “aferin sana vali!” demiş, “okumuş vali olmuşsun ne iyi. Ama keşke birazcık daha okusaydın da öğretmen çıksaydın!” demiş. Bu hikâyeyi eskiler bilir.
O zamanların Türkiye’sinde öğretmenlik öylesine değerli, öylesine kutsal bir meslekti. Benim de öğretmen olmam istenmiş ki, çok sevgili öğretmenim (Mustafa Çakın) öncülük etmiş, bir dağ köylüsü olan babam cesaret etmiş, böylece bana bir şey söylenmeden karar verilmiş.
O zaman bize en yakın, en münasip yer “Kepirtepe Öğretmen Okulu.” Kepirtepe Cumhuriyet döneminde “Köy Enstitüsü” olarak kurulmuş. Bu yüzden o, Lüleburgaz’a yakın bir yerde, kepir topraklı küçük bir tepenin üstünde bir kompleks… Okulu ve derslikleri var, sanat öğretisi ve el becerisi için atölyeleri var, belki kovanları, arıları yok ama ahırları ve sığırları, davarları var. Koğuşları, ranzaları, yatak yorganları ve bakıcıları var. Yani, parasız pulsuz bir köylü çocuğunun okuyabilmesi hiçin her şey var. “İki tane sınavı var. Kazanırsa gider, öğretmen olup geri döner” demişler. Alıp beni sınava götürmüşler.
Tabii kazanamamışım.
Babam; öküzle, karasabanla çift süren, sekiz nüfus geçindiren fakir bir köylü rençper o zaman. Yol, iz zaten bilmez. Para dersen zaten nanay!.. Yani para yok. Yatılı bir okul olsaydı olurdu ama kazanamadık, olmadı. Biraz daha okuyabilseydik(!) öğretmen olacaktık belki ama okuyamadık, olmadı. Kepir yolları bize kapalıydı. Bu yüzden bir yılım boşa geçmişti. Ama ne yalan söyleyeyim, o bir yıl da çok güzeldi. Sorunsuz, sorumsuz… Kışın karı, buzu, soğuğu… Kışın aklığı, yazın mavisi, yeşili, sıcaklığı… Oyun, oyun, oyun… Her şey çok çok güzel!
Kış bitti, yaz bitti, güz geldi. Güz gelince gözünü sevdiğim öğretmenim gene geldi. “Hadi bakalım Tekmen!” dedi. Aldı beni yanına, götürdü. Kırklareli şehrine götürdü. Önce, Lisenin orta mektebine kaydettirdi. Sonra,”gene sınav” dedi. “Vakıflar Öğrenci Yurdu”nu kazandırıp beni oraya yerleştirdi. Eti sizin, kemiği bizim(!)
Bu yurtta tam altı yılım geçti. (Zulüm yılları) Yurt binası üç katlı bir yer. Bodrum, zemin, bir de zemin üstü. Bodrum yemekhane. Dik ve uzun bir merdivenle inilir. Zemin; büyük bir mütalaa salonu ve idarehane, üstü yatakhane. Çeşitli okullara giden, çeşitli köylerden gelmiş on birle on sekiz yaş arası altmış kadar öğrenciydik. Altmış fakir kişi… Altı sene küflenmiş kuru fasulye, saçma gibi sertleşmiş nohut ve bayat mercimek yedik. (Bazen oğlanlar yanıma gelip benimle boy ölçüşürler. Onlar büyük ben küçük. Bana takılıp gülerler. Ben de onlara derim; oğlum, ben yurtta büyüdüm. Çok kereler aç kalmamak için tuz ekmek yedim. Bu kadar büyüdüm ya, çok bile… 1.70 cm. boyundayım.) İnanın mübalağa etmiyorum; bulgur gördük ama pirincin ne olduğunu bilmedik. Sabahları, tastan kaşıkla çay içtik. Zeytin, peynir nerde; çay çanağımızın yanında çeyrek sanayağ bulduysak birbirimize; “bu sabah sana koymuşlar(!)” diye espri yaparak güldük ve sevindik.
Kışları Kırklareli çok soğuk olur. Yurtta odun azdı. Belki de Vakıfların geliri azdı. Boy boy altmış çocuğa zor bakıyordu. Belki de gerçek olan oydu ama bu kadar gencecik çocuğu sırf okusunlar diye öldürmenin de bir anlamı yoktu. Madem bakamıyorsun, çağırma!
Mütalaa salonunda soba var, o yanıyor salon sıcaktı. Yatakhanemizde soba var ama yanmıyor, orası buz gibi soğuktu. Soğuk kış gecelerinde iki arkadaş bir olurduk, bir yatakta buluşurduk, sırt sırta verip kardeş kardeş uyurduk. Çünkü ikimizin iki battaniyesini üst üste koyuyorduk ısınalım diye. Bu çok uzun hikâye, kısa kısa keselim…
Okumayla o yıllarda tanıştım. Bir İlkokul vardı Tırnova caddesinde. Sanırım Ahmet Mithat’tı adı. Bu okulun alt katı Kütüphane, bir de sorumlusu vardı, kadın. Salonun ortasında kocaman bir sobası vardı ve hep gürül gürül yanardı. Sıcacık. Bu yüzden midir ne, sıcağa muhtaç bir köprü altı çocuğu gibi oraya dadanmıştım. Çok zaman hep ordaydım. Kütüphane belki eski püskü, bakımsız ama güzeldi. En azından benim için öyleydi. Bir sürü dergi, bir sürü kitap… Hem sıcak, hem sessiz... Ben de çok sessiz bir çocuktum ve burası tam bana göreydi. Burasını çok sevmiştim. Bir yurtta kalmak, küçük bir çocuk için çok zor inanın. Anasız babasız, kimsiz kimsesiz, korumasız… Tek başına yapayalnız... Kütüphane benim için yurt değil, bir yuvaydı sanki. Ana baba yuvası(ocağı) gibi. Orada kimleri kimleri tanımıştım. Ne hikâyeler… Hele “Jül Vern”in o gizemli hikâyeleri, hele “Kemalettin Tuğcu”nun acıklı hikâyeleri… Denizlerin altı, ıssız adalar, insan yiyen yamyamlar, çer çöple yaşayan köprü altı çocukları… Hepsini çok sevmiştim. Çünkü ben de onlar gibi biriydim. Sonra Tarık Buğra’ları, Halide Edip Adıvar’ları, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Yaşar Kemal’leri tanıdım. Bozkırdaki çekirdek, Vukuat var… Ve hele hele, “İnce Memed!..” Yaşar Kemal’in İnce Memed’iyle roman okumayı bir o kadar daha sevmiştim. Yaşar Kemal’e saygılar sunuyorum. Çünkü onu tanıdıktan sonra hep okudum. Okudum, okudum, okudum… Hem roman, hikâye okudum; hem de ders kitaplarını okuyordum. Mecbur. Sınıfta kalırsan yurttan atılıyorsun. Yurttan atılınca çıra gibi yanıyorsun. Okul hayatın bitti!
Sonra, okumayı öyle çok sevmiştim ki, yazar olmaya karar verdim. Ve aldım bir çizgili defter, mavi renkli bir tükenmez kalem; başladım yazmaya. Yaz babam yaz. Lakin zor! Ortaokuldan sonrası ne olacak? Üniversite kiim, sen kim? Yazar olmak(çok güzel resim yapardım) ressam olmak kiim, sen kim? En kısa yoldan hayata atılmak lazım.
Kepirtepe denen yere gidememiş, öğretmen olup dönememiştim. Bari vali olayım(!) Orta mektebi bitirmiştim, babam taktı beni peşine. Gidiyoruz. O önde, ben onun peşinde. Ben sessiz mi sessiz, yumuşak patileri üstünde yürüyen bir kedicik gibi... Yürüdüğümüz bir yol var, yolun sağında, solunda koca koca ağaçlar var, yolun ucunda da valilik binası var. Valilik binasının yakınında “İmam Hatip” İmam Hatibe gidiyoruz. Gidiyoruz ama benim ayaklarım yerlerde sürünüyor, hatta geri geri gidiyor. Öf, ne büyük bir sıkıntı! Babama tek kelime söyleyemiyorum. Sıkıntı. Öf, patlıyorum! Tam meydana çıkarken patladım; “Baba…” dedim, “ben hoca olmam. Çünkü cami taşına çıkıp allaekber diye ezan okuyamam!” Babam da ikircikliymiş ki, zınk edip durdu. Döndük. O zaman ziraat mektebine gideyim. Rençper çocuğuyuz ya, ziraat teknisyeni olayım. Tamam. Olur. Gittik Lüleburgaz’a. Orada Türkgeldi çiftliği var bir de ziraat okulu var. Devlet okulu ve yatılı… Ama sınavlıymış. Girdik, yatılıyı kazanamadık. Yatılı olmayınca ziraatçı da olamadım. Döndük. Geldik gene Kırklareli şehrine. Liseye gittik. Babam dedi müdüre; “kaydet bu çocuğu” diye. Müdür; “tren kaçtı!” dedi bize. Geç kalmışız. Gittik Sanat Enstitüsüne. Metal, torna tesviye, marangozluk bölümleri var. Bir de o sene yeni açılmış; elektrikçilik bölümü var. Ama onların sınavları da yapılmış, sınıflar belirlenip ayrılmış. Vay anasını!.. Bizdeki bu şanssızlığa bak! Ama bu şansa bak ki, Ortaokuldaki sosyal bilgiler öğretmenim (Halit Baba)orda, bizi gördü. Müdür yardımcısıymış. Aldı bizi odasına, sordu sual etti. Söyledik olup biteni. (Kendisini saygıyla anıyorum) Çok kızdı. Çünkü sosyal adaletçi birisiydi. Kükredi, bağırdı, çağırdı… Sanat okulunun sınavı, ben ziraat okulu sınavındayken yapılmış. Böyle bir adaletsizlik olur mu? Aynı günde iki okulun sınavı olur mu? Bu çocuk hangisine gitsin, hangisini tercih etsin, böyle bir haksızlık olur mu? Müdürle kavga etti. Kavga gürültü beni okula kaydettirdi. Gittim marangoz bölümüne; bari marangoz olayım dedim. Ağaçları yontmayı, kesmeyi, biçmeyi de seviyordum hani. Hocam iki hafta sonra beni çağırdı, “al bu soruları git çalış” dedi. Gittim, çalıştım, öğleden sonra okula geldim. Gene sınav! Yok, sınavı kaçırdım ama kurtuluş yok. Sınava tabi oldum. Sınav sonunda en yüksek puanla elektrik bölümünü tutturdum. Yaşasın! En iyisi bu, ben elektrikçi olayım dedim. Elektrik bölümünde üç yıl okudum ve 1975 yılında mezun oldum, ehliyetli elektrikçi oldum. Öğretmen ne ki; ziraatçı olamadım, marangoz olamadım, imam olamadım, vali hiç… Elektrikçi oldum ama yetmez, bari doktor olayım dedim! Olacaksam da az buz değil, “ODTÜ”den olayım dedim. Ya da onun gibisinden… Sonuç; hüsran. İyi halt ettim(!) Sen sanat okulu mezunusun, bir üniversiteye girebilmek için sınav oluyorsun, hem de tercihlerini hep doktorluk için yapıyorsun!
Zaten o yıllar zor yıllardı.
Terör vardı, anarşi vardı, okullarda kavga, gürültü vardı.
Boş ver!
Baban fakir bir rençper... Elektrikçi oldun ya; sanat altın bir bilezikmiş. Bak, şimdi senin de altın bir bileziğin var. Hem, artık on sekiz yaşındasın. Kocaman oldun. Bir de sevgilin var ya, on altı yaşında. Git onunla evlen. On bir-on iki yaşındaydın, çocuktun ufaktın, evden çıktın ayrıldın. Sıcak bir yuva hasretiyle az mı yandın? Sen duygusal birisin. Duygularınla yaşar gidersin.
Ben on sekizinde, o, on altı; kaçıp evlendik.
7 Aralık 1975. Akşam olurken dağlardaydık. Pötikareli bir ceketim vardı. Cebinde sarı bir yirmi beşlik vardı. Yirmi beş kuruşla evlendik. Hava da bir soğuk ki, acaba ne yöne gitsek?..
İşte, buraya kadarı kısaca böyle…
Bak şimdi elli birindeyim. Artık emekliyim ama yazar olmuş biriyim. Bir yazar… Vay be! Meslek lisesi çıkışlı bir yazarın yazılarını okuyan herkese kucak dolusu sevgilerimi sunarım.
Not:
Edebiyat bir gönül işidir. Gönül işi herkesin işi değildir. Yürek ister. Hem, incecik bir yürek! Yazı yazıp birilerine bir şeyler vermek istiyorsan (fikir olarak) bu da dürüstlük ister ki çok önemli! Memleket; yalancıdan, yalakadan, yardakçıdan, dalkavuktan zaten geçilmiyor. Onlar bu sitede de var; sözüm onlaradır, başkasına değil... Hadi dost olalım demekle dost mu olunurmuş? Gerçek dostlar, gerçek dostluklar hiç unutulmaz, çünkü onlar kendiliğinden oluşmuştur. Temeli sağlamdır, küçük bir esintide yıkılmaz.
Dost yürekli olan herkes benim dostumdur. Bütün dostlara selam olsun, hikayeden dostluk da ne ki? Her fikre, her görüşe, inançlı inançsız (dini inanç olarak)büyük küçük herkese saygılar… Saygısızlar bizden değildir...
Tevfik Tekmen. 15 Mayıs 2008 Perşembe/ Lüleburgaz/ *evim*