Mezopotamya
MEZOPOTAMYA
Eski Mezopotamya;
Güneydoğu Anadolu’dan başlayıp Basra körfezine kadar uzanan iki nehir arasındaki coğrafi bölgenin adıdır. Yani “Mezopotamya” siyasi değil, coğrafi bir addır.
Son buzul çağının sonlarına doğru, iki iklim arası koşullardan kaçan insanların bir kısmı Mezopotamya’ya doğru göç etmişler. Buzul çağı son bulup iklim şartları tarım için elverişli hale gelince de oralara yerleşmişler.
Mezopotamya bölgesi; arazi olarak düz bir yer oluşu, topraklarının verimli oluşu, iklim şartlarının tarıma ve hayvancılığa uygunluğu, suyun bolluğu ve sulama imkânlarının oluşu ve de göç yollarının üzerinde oluşu yüzünden tarihler boyunca göçlere sahne olmuştur. Birçok topluluk buralara göç etmiş ve yerleşip devletleşmiştir ve bir başkası gelip egemenliği eline geçirene kadar bölgeye hükmedip sonra gitmiştir. Ya da gitmemiş, yeni gelen medeniyet içinde erimiş, şekil değiştirmiş ve devinip gitmiştir.
Bilinebilen en eski göç kavmi Sümerlerdir. Bunların bir kısmı orta Asya’dan, bir kısmı da doğu ülkesi denen yerden gelmiştir. (ansiklopedik bilgi) Aslında tarih sayfalarını karıştırırsak, anlarız ki Mezopotamya demek Sümer demektir. Yazıyı ilk onlar bulduğu için, ilk kullanıma onlar sunduğu için ve yazıyla birlikte aydınlanma (bilim) çağını başlattıkları için; dünyada bilinen ilk uygarlık Sümerlerdir. MÖ. dört binde gelmişler, üç binde devletleşmişler, (Site devletleri) ve Mezopotamya’da ortaya çıkan sayısız medeniyetlerin (başta Akadlar, Asurlular…) temelini teşkil etmişlerdir.
Şimdi durup dururken Mezopotamya’ya, özellikle Mezopotamya ile beş bin yıl öncelere niye gittik?
Tarih; Mezopotamya’ya, medeniyetin beşiği demiş. Mezopotamya’ya, iki nehir arasındaki bereketli topraklar denmiş. Mezopotamya, bir Sümer ülkesiymiş. Bilim çağı, yazıyı buldukları ve kullandıkları için Sümerlerle başlamış ya; onları yıkıp yerine kurulan medeniyetler de Sümerlerin felsefe ve kültüründen etkilenmiş. Ve dininden ve yönetim biçiminden… Bir üst sınıf,(din adamları ve askerler) bir halk sınıfı ve bir de köleler; toplumsal hiyerarşi böyle işlerken, anaerkil bir şekilde yaşarlarken; zaman da milada doğru ilerlerken hem şartlar değişmiş, hem iklim ve tabiat koşulları ve bu değişimlere paralel yaşam da değişerek hep sürüp gitmiş. Dine dayalı yaşamışlar ve çok tanrılıymışlar. Hissedilen her nesnenin bir tanrısı varmış. Tanrılar insan görünümlü ama insanüstü güçlere sahiplermiş ve ölümsüzlermiş. Tanrılar, insanlardan bir şey istemez, fakat insanlar onların ne istediklerini bilirlermiş. Aslında bu tanrıları insanlar kendileri türetmiş. Ve ürettikleri her şeyi kendi türettikleri bu yarı insan tanrılarla birlikte tüketmiş.
Anlatmak istediğimiz şey; insanlarla tanrıları arasındaki ilişkinin doğruluğu ya da yanlışlığı değil. Yüzeysel olsa da bakmak ve konuyla alakalandırmak için bu bahsi de araya sıkıştırmakta fayda var. Eğer ki dünle bugünün ilişkisi için kendimizce bir yorum yapacaksak, bunun için bir şeylerden bahis açacaksak, bilgilenmemiz için lazım da… Çünkü din denilen olgu beş bin, altı bin yıl önce nasıl varsa, toplum hayatına nasıl etkiler yapmışsa; bugün de vardır ve şekil değiştirmişse de din gene dindir ve insanların ve toplumların hayatını aynı şekilde bugün de etkilemektedir. Sümerler zamanından, ta eski Mezopotamya’dan buralara kadar, bu zamanlara kadar gelebilen; mesela bir yaradılış destanı, bir tufan hikâyesi, yazılmış en eski destan olan; bir Gılgamış destanı… Ve bu destanlardaki anlatılar… Yaradılış destanı neydi; “her şeyden önce su vardı. Yer ve gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı Kuday’la kişi vardı. İkisi de kara bir kaz gibi suyun üstünde uçuyorlardı…” Ve bu hikâyeye göre hayat böyle (Mezopotamya da) başladı. Kral Gılgamış da orada ölümsüzlüğü aramıştı. Ve tufan anlatısı da oradan buralara, bugünlere taşmıştı. Bilmem kaç bin yıl önce, küresel bir ısınma sonucu buzulların erimesi, çukur yerlerin suyla dolması (mesela Karadeniz çukuru…) sonucu bu bölgelerde yaşayan insanların hayatta kalma savaşı… Milattan önce ve sonraki yıllarda tek tanrılı dinlere geçildiğinde bile kutsal sayılan kitaplar(Tevrat, İncil ve Kuran) bile bu Sümer felsefesinden, o kültürlerden izler taşımıştır, taşımaktadır.
İnsanlar Mezopotamya’ya ne için gelmişlerdi?
Önce deniliyor ki, bir buzul çağı yaşanmış. Olumsuz şartlarda yaşamaya çalışan bir kısım insan, bir umut için bir yöne doğru kaçmış. Ve buraya kaçmış. Bilebildiğimiz kadarıyla da bu çağın sonları yaşanmaktaymış. Bu iki nehir arasında, iklim şartları tarıma elverişli bir yaşam alanı yaratınca ve göçen insanlar kendilerine yaşam şansı bulunca buraya yerleşmişler. Sonra MÖ. üç binli yıllardan bu günlere gelinmiş. Aradan üç bin, beş bin yıl geçse de bildiğimiz şeyler hep aynı şeyler. Toplumsal yaşamlardaki bildik düzen; bir güç meselesi… Yönetenler, yönetilenler ve köleler. Küçük büyük devletler, devlet içi yönetimler, halka hükmedenler... Devlet üstü güçler, devletleri yönetenler ve halklara hükmedenler…
Güçlüler ve güçsüzler, dinler ve müritler hep varmış.
Önce çok tanrılı dinler varmış. Ne olduğu bilinmeyen yer ve gök, nasıl renk değiştiren gece ve gündüz, yürüyen ve aydınlatan bir ay, ısıtan, ışıtan bir güneş ve yıldızlar… Ve çatal matal kuyruklu şimşek, gök gürültüleri, yağmurlar, tufanlar, seller, yeller ve bir sürü bilinmeyenler… Ve tabii ki tanrılar. İnsanlar her bilinmeyen için bir tanrı yaratmış ve ona tapmış. Göğü çatlatan, yağmuru yağdıran, geceyi karartan, gündüzü aydınlatan kim? Toprağı gebe bırakan, sonra doğurtan, doğanları yaşatan kim? İnsanoğlu her bilinmeyen için bir tanrı yaratmış ve sonra bu yarattığı tanrıya tapmış. Ondan dilemiş, istemiş. Tanrı verince ona şükretmiş ama yetmez deyip bağışlar yapmış. Bağışlarıyla tanrıları güçlü yapmış. Sonra gün gelmiş bu güçlü tanrılardan korkmuş, korkunca adaklar adamış. Zamanla kimisini anlamış, kimisini anlamamış ve böyle böyle milat denilen zamana yaklaşmış.
Sonraki zamanlarda, çok tanrıdan vazgeçip benimsedikleri tektanrılı dinlerde de tanrı gene bu tanrılardan biridir. Mesela Musa’nın dini; o bir İbrani ve onun halkı Firavunun kölesi. Sayısız ruhlardan biri olan çalılık ruhu ona seslenmiş ve o da kendisine tek tanrı olarak bunlardan birini seçmiş. Mesela İsa’nın dini; o da onlardan biri, tanrıların gökte gezeni. Sonra Araplar ve onların tek tanrılı dini… Bu dinler; (hem çok tanrılısı, hem tek tanrılısı) nedense dünyanın hep aynı bölgesinde ortaya çıkmış! Mesela Musa; o bir peygamber olunca, tanrıyı da yanına (yardımını) alınca, halkını firavunun zulmünden kurtarmış. İsa’nın ki; haksızlığa bir başkaldırı, köleci zulme isyanmış. Muhammed’in ki; dürüstlüğe çağrı, dünyada sosyal adalet, kayıtsız şartsız iman ve tanrı için ibadet… Ve hepsinde de tanrı hep aynı…
Mezopotamya, peygamberin biriyle milat denilen yere ve bizlerle de milat sonrası denen bu zaman dilimine gelmiş…
Ve bugün;
Ve yine baş aktörlerden birisi din! Dünya yüzünde bir sürü topluluk oluşmuş ve bunların bir sürü devleti olmuş. Tanrıları aynı ama dinleri ayrı ayrı her ne hikmetse! Ve…
İşte Mezopotamya;
Önce Sümerler denir. Belki onlarla birlikte Elamlılar. Ya da onlardan önce var olanlar…
Sonra Akadlar…
Asur-Babil. (Hurri ve Amurriler)
Ve tabii ki savaşlar…
Ve tabii ki iklimlerdeki değişikler, deniz sularının buharlaşması, bazı yerlerin kuruması ve kuraklaşması, nehirlerin taşıdığı topraklar, körfezde tıkanıklıklar, bazı yerlerin çölleşmesi, bazı yerlerin bataklığa dönüşmesi, coğrafi değişiklikler ve kuzeye doğru göç edip gitmeler...
Zenginlik ve kudret merkezi zaman içinde Kuzeye doğru kayınca;
Güneyden kuzeye; Asur devletinin Mısıra saldırması ve yağmalaması…
Önce Güney Babil, sonra yükselen değer yeni Babil…
Ve Persler…
Başkentler; Güneyde Bağdat, Kuzeyde Musul.
Ve sonraki yıllar;
Coğrafyanın bir kısmına hükmeden Romalılar…
Halifelerin Şam’ı kontrolü ve Araplar…
Sonra Safaviler…
MS.1535 de Osmanlılar.
Ve Birinci dünya savaşı…
Sömürgeci emperyalistler… (Başta İngilizler.)
Ve bugün;
AMERİKA!
Bugünkü Mezopotamya;
Mezopotamya için ne kadar eski Yunancada iki nehir arasındaki verimli topraklar dense de (Aram nehri) bugünkü Irak, (parçalanmamış şekliyle) doğu Suriye ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan coğrafi bölgeyi tarif eder. Tabii ki Dicle ve Fırat gene var.
Tarihe bakıyoruz da Mezopotamya’da birçok devlet kurulmuş ve yıkılmış. Bunların isimlerini biliyoruz. Mezopotamya, bölge olarak birçok medeniyete beşiklik etmiş. Bunu da biliyoruz. Ama siyasi olarak hiç kimsenin olmamış. Bu isimle kurulmuş ve yıkılmış bir devlet (uygarlık) yoktur. Ve onun içindir ki Mezopotamya; siyasi değil, coğrafi bir addır. Bu yüzden o; “burası benimdir” diyenin ve buraya göz dikenin gözünü deşer, kör eder.
Yakın Mezopotamya, yani bugünkü Mezopotamya neresi;
İşte Türkiye’nin güneydoğusu, Suriye’nin doğusu ve Irak olabilir. Öyle adlandırılıyor olabilir...
Türkiye burada (Osmanlı’dan beri) kaç yıldır var?
Ya Irak, Ya Suriye?..
Suriye ne zaman kuruldu, ne zaman devlet oldu? Irak’ı (ulus devlet olarak) birinci cihan harbi sonrası (1920 de) İngilizler kurmuş. Amerikalılar da (1991 de) gelip yıkmış. Yani yakın Mezopotamya’ya başkentlik yapan Bağdat ve Musul’un olduğu coğrafyadaki son devlet Irak devletiydi ve yıkıldı.
Yıkılmadı mı?
Hadi yıkılmamış, bölünmüş diyelim. İşte, bir kısmı deniyor; Sünni Arap. Bir kısmı deniyor; Şii bilmem ne. Bir kısmı da Kürt… Oynanan oyunlar gene tarih öncesindeki kurnaz tanrıların oynadığı hacı cavcav oyunları mı? Bugünkü krallar kim, toplumlara dinle hükmeden kral tanrılar kim, erkle hükmedenler kim?..
Mezopotamya, birileri için bir ütopya mı?
Türkiye’nin güneydoğusu, Suriye’nin doğusu, Kuzey Irak denilen yer ve İran’ın berisi… Burası bir ütopya mı?
Kimin; Kürtlerin mi?
Yoksa işte altı bin yıl öncesi gibi, yaşanmış son küresel ısınma gibi, olası bir buzul çağının geliyor olması ve kutuplardaki buzların eriyor olması, her yerlerin suyla dolması, yeni bir tufan gibi… Yaşanan bir korku felsefesi, bir paranoya mı? Güç bizde diyenlerin, belki tanrı değil ama kral benim diyenlerin yazdıkları bir senaryo ve bu oyunun oyuncuları… Kim bunlar? Burasını isteyenler kim? Krallar mı, kral tanrılar mı, yoksa senaryodaki oyuncular değil, kuklalar mı? Birkaç emperyalistin bir avuç kuklası Mezopotamya’da devlet kuracak, kendilerini emperyalistler gibi güçlü sanacak ve bu altı bin yıllık topraklarda at oynatacak!..
Mezopotamya, kendisinde gözü olanın gözüne yumruk koyar! Mezopotamya, kendisine göz koyanın gözünü oyar…
Mezopotamya’dakiler dünkülerdi.
Dünden önce kimlerdi, bugün kimler?
Araplar, Kürtler ve Türkler…
Toprakları dün neresiydi, bugün nereler?
Irak’ın kuzeyi, İran’ın batısı, Suriye’nin doğusu ve Türkiye’nin güneydoğusu…
***
Ve Hasret...
Hasret de ne?
O da ne, ya da kim?
Hasret; Trakya’da bir dağda, dağın verimsiz bir toprağında ve onun kuru karnında can bulmuş, sonra kabuğunu kırmış ve gün yüzüne çıkmış; güneşi görmüş, havayı teneffüs etmiş ve az olan suyundan içmiş ve yeşerip filizlenmiş…
Hasret, kız değil oğlan bir kişi;
O, okuyup tarih öncesini ve bugünleri öğrenmek için küçük yaşlarda bu yerleri terk etmiş.
Ve okuyup öğrenmek için köyünden çıkıp gittiğinde ve çocukluktan ergenliğe ve delikanlılık günlerine kaç yılları yad ellerde geçirdiğinde… Kimsiz kimsesiz tek başına… Ve bunca bir zaman; yerine yurduna, eşine dostuna hasret olduğunda… Özlediğinde… Yüreği bu ateşle yanıp küllenmediğinde…
Ve böyle böyle de kaç yıllar geçirince;
Hasret adındaki bu çocuk, çocukluğunda, gurbetlerde ikamet ederken birçok şeyi özler ya, özledikleri arasında bir de Mezopotamya vardır. Ama bu, bildiğimiz Fırat ve Dicle arasındaki değil, Istranca dağlarındaki Mezopotamya, yani özlediği onun kendi Mezopotamya’sıdır.
Istranca dağlarının beş yüz-altı yüz metre yükseklerinde, Meşeköy isimli bir yerde…
Mezopotamya’da iki nehir vardır. Yani orada su boldur. İki nehir arasında düz bir yer oluşmuştur. Yani toprağı bereketli, her şey boldur. Hasret’in Mezopotamya’sı da böyledir. Ama onun Mezopotamya’sında iki değil bir dere vardır; kale kayalıklarının batı ucundaki koca çayırın dibindeki kaynaklardan doğar ve buz gibi suyu aşağılara doğru oluk oluk akar. Mezopotamya’da iki nehir bir ara yer, burada ise bir dere iki yan yer vardır. Burası küçük Mezopotamya’dır. İki yan yaka, iki yakada iki sıralı tarla ve verimli, sulanınca bol bereketli kınalı topraklar. Topu topu kaç dönüm mü; o da belli ya, olsun... Kış bitip yaz geldiğinde, yağmurlardan sonra topraklar kabarıp şiştiğinde, sürülüp ekildiğinde, güneş de yüzünü gösterdiğinde; domates, biber, patlıcan; sebzenin her türlüsü, ne istersen… Sırıklara tırmanmış özgenler, fasulye, bakla, bezelyeler… Kol gibi koca koçanlı mısırlar, soğan, sarımsak, pırasalar… Ortada bir dere, bir yanı orman, bir yanı kale. Kanca gagalı kartallar kalenin üstünde. Kuş türünün bin türlüsü. Börtü böcek, sinek, kelebek… Bir sürü ses, bin türlü çiçek. Renk renk, ses ses ve havası naneli bir nefes… Ve suyu ve huyu ve kokusu… Doğanın duygusu, canlı olan her şeye duyurduğu…
Bu dünyanın üstünde, Istranca dağlarının içinde, küçücük bir köy Meşeköy’de; toprakları kıraç mı kıraç ama yok yoksul insanları hep güleç. Hasret oğlan, okumak için çekip gidince, bir hevesin peşine düşüp aç sefil gezince ve öğretmen çıkıp geri gelince… (Isrtancalar’da Gündöndü Tarlası)
İşte Hasret adındaki bu çocuk, gittiği yerlerde çok çok hasret çekince ve çok özleyince; bu küçücük köyünde, bu kıraç toprakların içinde kendisine bir Mezopotamya yaratmış. Onun adı; Küçük Mezopotamya’ymış. Engin ve derin bir orman ve yemyeşil otlar, çayırlar… Oluk oluk kaynayan ve çağlayıp akan soğuk soğuk sular… Sımsıcak bir güneş, serincik bir yel ve cıvıl cıvıl serçecik, kanaryacık, bülbülcük… Isırıp yediği bademi, dizinde kırdığı tatlı sulu karpuzu, kokusundan bayıldığı dudakları çatlak kavunu… Dibinde bekleyen ayıyı umduran sarı armudu, al yanaklı elması… Sincaplara zıplama oyunu oynatan ceviz, fındık ve bal arılarının karamuğu, çileği, ıhlamur çiçeği… Ve muşmula ve ayva… Parayla değil bunlar, bedava bedava! Nitrat yok, üre yok, zehir yok; tıka basa ye, korkma! İşte burası Mezopotamya…
Hasret için orası bir ütopya.
Ama iki nehir arasındaki değil; bir derenin iki yakasındaki Mezopotamya… (çünkü o bir faşist değil)
***
Mezopotamya, siyasi değil coğrafi bir bölgedir. Orası şunun ya da bunun değildir. Hele Amerika’nın hiç değildir!
Birçok kralın olmamış.
Uyduruk birçok tanrının olmamış, firavunların olmamış…
Dünya dönmüş, devran sürmüş; nice hükümdarlar hüküm sürmüş ama sonunda ölmüş, onların olmamış…
Bir sürü peygamberin olmamış.
Sonra uyduruk tanrılar gibi uyduruk halifeler türemiş eli kılıçlı; onların da olmamış.
Elleri maşalı, belleri tabancalı şahların, padişahların olmamış.
Sömürgecilerin olmamış...
Faşistlerin hiç olmamış.
Amerika da kimmiş ki?
Okyanus berisindeki bu küçücük yerden de ne istiyormuş ki?
Petrol mü?
Altın ya da Gümüş mü?
Dünyada küresel ısınma olacak, buzullar eriyince her yerler suyla dolacak; kendisine bir kaçış yolu mu?..
Kimdi tufanı yaşayan?
Kimdi ölümsüzlük otunu arayan?
Tanrı Kuday’la bir kişi miydi dünyadaki bu yaşamı başlatan?
Kimmiş bir gün kıyameti koparacak olan?
Amerika denen angalak; hala bu felsefede, hala bu psikolojide, böyle bir korku içinde; hemen yanı başımızda, dibimizde; Mezopotamya denen bu yerde, medeniyetlerin beşiğinde; birinin heykelini yerle bir ediyor, birini asıp idam ediyor, suçsuz günahsız insanları öldürüyor, ben size barış getirdim, ben sizi medeni edeceğim mi diyor! Sanki kimse bilmiyor; “o ne haltlar ediyor?”
Musa bir peygambermiş; çok tanrıdan kendine bir tanrı seçmiş. Bu tanrı gökteymiş. Aradan bin yıl geçmiş ve İsa gelmiş. O da bir peygambermiş ve onun tanrısı da gökteymiş. Sonra Muhammed… Kutsal kitap onun için; “bu peygamberlerin sonuncusudur” demiş…
Ve hepsinin tanrısı tekmiş ve gökteymiş.
Bugün yeryüzündeki kaç milletin tanrısı aynı ama dinleri ayrı ayrı.
Acaba hangisi esas, hangisi gayrı?
Bir cennet tarif edilmiş, (yeşillikler içinde) sanki Babil’miş. Cehennem de (sıcak ve susuz) çöl bir yermiş…
Tanrının gayesi; kötülere ceza vermek, iyileri de ödüllendirmekmiş…
Ya Puşt?..
Sonra Puşt denilen biri gelmiş. Ne bir halife, ne de peygamber; o, bir hiçmiş. Fakir fukara kimselerden ne istemiş? Hadi Musa; Firavunun kendine köle ettiği halkını onun zulmünden kurtarmış. İsa; onda da köleci zulme isyan varmış. İslam’da da hak ve adalet anlayışı…
Bugün bir Puşt varmış, ta okyanus ötesinden kalkmış, dağ bayır aşmış; gelme sebebi önce dinmiş, sonra caymış adını barış yapmış. Hiç harbi değil, her sözü yalanmış…
Mezopotamya, bu yalancının diline acı biber sürecekmiş!
Gene de inat ederse gözünü kör edecekmiş. Kör gözüme şiş derse ki, o zaman; bu dünya kimsenin değil, herkesinmiş; eninde sonunda bunu öğrenecekmiş…
Tevfik Tekmen. 14/Haziran/2008. İstasyon mahallesi./ Lüleburgaz