Ölü Evinin Köyü
ÖLÜ EVİNİN KÖYÜ
…Bu köyden 1969 yılında çıkmışım. Yani, eh işte… Çıkalı aşağı yukarı kırk yıl olmuş. Kırk yıl önce dün ve kırk yıl sonra bugün… Kırk yılda ne mi değişmiş; hiç… Değişen hiç bir şey yok. Siyasi olarak, sosyal olarak, ekonomik olarak… Kalkınmış, çağ atlamış mıyız? Uzun bir yol kat etmişiz ama bir adım ilerlemiş miyiz? Siyasi, sosyal, parasal... Peki, kültür olarak? Haaa… O değişmiş bak biraz; negatif olarak. Çünkü beyin yıkayıcı TV(maalesef teknoloji kötüye kullanılınca karşıymışız gibi algılanıyor) orda da var! Yönlendiriciler, yol göstericiler ve kendince(menfaatince) bir kültür üreticiler…
Tabii hiçbir şey değişmemiş, her şey eski tas eski hamam dedik ama… Kırk yıl önce neyse gene o ama… Tabii bu bir mutsuzluk ifadesidir genel anlamda. Gönül arzu eder ki, neler neler… Hey gidi! Aslında bazı şeyler var ya, hiç değişmeyen; onlar ne de iyi! Mesela; Saflık ve arılık… Mesela insanlar mı değişmiş? Hayır. Bu yüzeysel bir analizdir. Zihniyet mi değişmiş? Hayır. Bu, genel anlamda söylenmiştir. Bir evrimleşme gerçeği vardır; değişmemek mümkün mü? Değişmemek tabiatın kanuna aykırı... Bizim anlattığımız başka bir şey. Biz isterdik ki, ne çok şey değişsin ama pozitif olarak! Kırk yıl sonra geldiğimizde sevinelim, değişimin farkını görüp mutlu olalım, aşa, başımız göğe ersin. İşte zihniyet… Yönetenlerin, yönetenleri yönetenlerin ve yönetilenlerin zihniyeti… Atlar nerde, dizginler kimin elinde? Demeyin ki at kim, dizgini tutan kim? Demeyin ki; kim özgür, kim esir? Demeyin ki bu şartlarda zihniyet, senin istediğin gibi nasıl değişir? Özgür irade kimde var? Kimsenin iradesini esir edemezler ama o bir felsefe! Geçekte başka başka güçler var. İşte, boy, pos, endam… İşte, para, pul, top, tüfek… İşte, dayı, teyze, amca… İŞTE… Gerisini siz sayın. Böyle olunca ve zihniyet de değişmeyince… (istenirse zihniyet değişir) Önce zihniyet değişmezse hiçbir şey değişmez ki!
Eee… Ne mi değişmiş?
Bizim buralar; dağ, bayır, tarla, çayır… Toprakları çoraktır. İşte, toprakları çoraktır deyip suçu ona atmışlar. Toprak çoraktır ama iyi yerler de vardır. Yani, iyi denecek yerler… İyi olan yerlerde iyi kötü arpa, buğday, yulaf, çavdar olur. Mısır olur, gündöndü olur iyi kötü. Biraz ekin mekin, biraz meyve, sebze… Soğan, sarımsak, fasulye… Elma, erik, armut ve üzüm… Şu, bu olur işte. Olmaz demek ve yapmamak ve kolaycılığa kaçmak… Şartları zorlamamak. Bizim buralar; birçok yer açıklık çayırlıksa, birçok yer ormanlıktır işte. Meşe, palamut, gürgen… Kesmişler kesmişler, satıp yemişler. Orman bitmemiş, yok olmamış, bu yerler çöl olmamış ama “orman kesmekle bitmez yeter ki telef edilmesin” toprak ana, kesenlere hep demiş içinden; kesin, kesin, kesin… İhtiyacınız için. Olan yerden kesin, olmayan yere de dikin. Su verin. Erkek yüzünün sakal için dediği gibi; kes kes bitmez, gene büyür çünkü kökü bende. Her canlının kökü topraktadır. Hiçbir şey yoktan var olmamıştır ve var olan da yok olmayacaktır. Ama lakin... Daha önceleri demiştik. Mesela kırk yıl önceleri; gelin bağ dikelim. Tarla sürüp ekelim. Çukur boylarına ceviz, kavak dikelim. (Istrancalar’da Gündöndü Tarlası) Ayağa kalkalım ve silkelenelim. Bu üstümüze yapışan ölü toprağını atalım, ondan kurtulalım. Ağırlık yapan bu! Bizi hantal yapan bu! Hep uykumuz var, hep ağzımız bir karış. Hep esniyoruz. Hep yorgunuz. Kader denilen şeye razı olmuşuz. Bu bizim kaderimiz mi? Eğer ki ezilmek, büzülmek, yerlerde sürünmek kaderse buna karşı koyalım. Değiştirmeye uğraşalım. Yok, öyle bişey! Çalışalım önce. Bokluklar yollarda kokmasın. Sidikler çukurlarda akmasın. Dağ tepe her yer taş ama avlular çalıdan çırpıdan! Bu ayıp ihmalkârlıktan değil yan gelip yatmaktan. Çalışalım önce…
Eee… Dinlemediler.
Sizin toprağınız mı var?
Yok mu?
Yok…
Sizin tarlanız mı var?
Yok mu?
Yok. Sizin üç dönüm tarlanız, bir karış toprağınız yok.
Yok mu? Yankola’da, yalnız ağaçta, gök suda, soğuk suda… İşte eski bağlık, maşatlık… Bizim birçok yerde birçok tarlamız var.
Var mı?
Vaaarr…
Nah var! Sizin bir başınız, bir kuru başınız var. Başınız, kıçınız, aç karnınız, iki elinizde on parmağınız var ama bir bokunuz yok. Pardon, tapunuz yok. Elinizde kapı gibi senediniz yok. Eviniz sizin değil, kabriniz sizin değil, bir karış toprağınız yok akıllım! Yarın bir gün devlet buraya gelir… Haa… Lazım olduğunda gelmiyor mu? Ama canı çektiğinde gelir. Her şeyinizi alıp hazineye verir.
Verir mi? Goca bi devlet kendi köylüsüne böyle eder mi?
Evet, bir gün canı çekmiş gelmiş ve köylüsüne edeceğini etmiş! Ne mi etmiş? Kadastro geçmiş ve köylüye tapu vermiş. Devlet senedi; kapı gibi…
Ahmet aga, kaç dönüm tarlan var?
İşte, mesela yüz yirmi dönüm.
Yirmisi ormanın. Altmışı hazineye, kırkı senin… Al... Aldın mı? Gör… Gördün mü? Al hayrını gör. Tepe tepe, pardon öküzle süre süre kullan! Gördün mü Ahmet aga? Ne gördün? Tövbe estağfurullah!
Devlet gelmiş, birçok yere çam ekmiş. Ne iyi! Çok çamlıkta çok domuz üremiş mi; amman ne iyi(!) Gördüm ki kırk yıl sonra Koruköy’lüler, yani bütün orman köylüleri bunu görmüş. İşte vergi vermiş, işte askere gitmiş, işte devlet ne istemişse he demiş ve bir gün devlet gelmiş; ne bileyim, orman köylüsünü kalkındırma projesi mi, ne bileyim hizmet mi, köstek mi, buraları terk et git mi, her neyse; halleri perişan! Orman köylüsü bunu görmüş. Yani anasının örekesini… Her yer boş. Yirmi ormana, altmış hazineye, kırk da onlara ya; devletin onlara verdiği ve onların beğenmediği kırk dönüm de boş! Git sür, mazotun yeterse! Git ek, maçan yerse! Ve ektiklerini biç, anasını bellediğimin domuzları yemezse!
İşte, hiçbir şey değişmemiş dedik ama gördük ki bazı şeyler değişmiş(!) Mesela başka ne değişmiş; kırk yıl evvel şehre gidenler, şehirde bir fabrikaya girenler, kırk yıl sonra emekli olup emeklemeye başlayınca, yani şehirde de bir evi, bir mezar yeri olamayınca çaresiz dönüp köye geri gelmişler. Bir emekli maaşın varsa üç yüz, beş yüz; köyde odun, su bedava, ya da birçok şey ucuz. Yani aslında kıymetini bilsek köyde hayati gereçler ucuz. Yani bazıları geri gelmiş, ne iyi!
Başka?
İşte köyde genç menç yok. Kırk yıl sonraki gençler de kırk yıl öncekiler gibi göçüp gitmiş. Sürünmeye… Çünkü yok. Nüfus artınca çok insana burada yaşam şansı yok. Zaten devlet; var olan üç dönüm kıraç toprağı üçe bölmüştü ya. Topraklar kardeş kardeş(!) bölüşülmüştü ya. Yirmi ormana, altmış hazineye, kırk sana… Ahmet aganın üç kızı, iki de oğlu var. Yani kızları da sayarsak(!) beş çocuk… Ahmet aga matematik profu mu ki, hakkına düşeni beşe nasıl bölsün?
Başka?
Yaaa… Başkasını boş verin! Köye elektrik gelmiş. Televizyon, yani görüntü var. Telefon gelmiş, ses var. Yani biraz gürültü… Dünya doydu alım yok, bu yüzden kapitalizm tıkanmak üzere. Motorlu araçlar ucuzlamış Koruköy’de de çok. (bu sosyalizm işareti) Motorlu araç çok da öküz, beygir yok! Onlar artık yok. Anılarda kalmış. Kahve ocaklarında eskiden odun yanardı, şimdi yok. Köylüler eskiden lastik ayakkabı giyerlerdi, şimdi iskarpin. Ya da Adidas, Nayk, mayk… Yani çakmasından spor… Çin usulü. Haaa… Bir de geçen yıl bir göz boyamacı gelmiş; köy meydanını taşla döşemiş. Köylüler de sevinmiş(!) Bi dahaki seçime onlara oy verecekmiş(!) Köyün taş duvarlı camisi eskiden minaresizdi, cennette kendisine yer isteyen bir zengin gelmiş ve buraya bir minare dikmiş. Bir okulumuz vardı kırk yıl önce, o ise köyü terk etmiş.
Başka?
Başka, genel ifadeyle böyle işte…
Peki zihniyet?
Zihniyet mi?
Evet…
Yaa… Onu sormasan! Ama sordun. O, hep o. Kırk yıl önce neyse, bugün gene o. Temelde, özde, öncelikle zihniyet değişmezse hiçbir şey değişmez ki birader! Yani pozitif yönde…
Birisi diyor. Köyden birisi. Cenaze için gelmiştik ya;
“Adam gitmiş, köyü terk etmiş. Yad ellerde kırk yıl gezmiş. Kırk yıl gelmemiş. Emekli olunca da gelmemiş. İkramiyesini buraya getirmeyip başka yerde yemiş. Bitince gelmiş. Ya da ölünce… Nalları dikince buraya gelmiş. Öleni buraya getirirler, bizi rahatsız ederler. Ölü gömmeye bıktık ulan! Bizim işimiz gücümüz yok mu?”
Zihniyet bu işte!
Sonra der, sırıtarak;
“Şaka, şaka…”
Kakarım şakana… Pardon! Yerlerse kakarsın, aydarsın kulaklara kadar, yemezlerse şaka!
Zihniyet bu işte...
Köyden üç kişi bir traktöre bindiler ve meşeli köye gitti. Üç kazma, üç kürek, bir balta, testere, bir testi su ve biraz nevale… Bir metre derinlik, yarım metre genişlik, iki metrelik bir çukur kazdılar ve mezarı hazır yaptılar. İşte sana yeni mekan(!) Bir kişiye bu kadar… Daha fazlası haram! İsraf haram.
Öğle namazı kılınınca ölü götürülüp gömülecekti.
Yıkandı paklandı, sarındı, sarmalandı, yolculuk için o da hazırlandı. Öğlen oldu, ezan okundu, camiye dolundu(!) Kılan kıldı, kılmayan(onun hesabı sorulacak, hoca bunu sonra anlatacak) ayakta, hazır kıta;
“Gömsek şunu gitse, işimiz bitse. Öf be! Hava çok sıcak…”
Zaman geldi hoca geldi, köylü adamlar da peşinden geldi. Biz de geldik. Isım akraba, konu komşu, tanıdık, yabancı, bilen, bilmeyen, seven, sevmeyen… Ölü kefenli, evin önünde… Başı gene kıblede… Başında da birisi… Bir nöbetçi. Okan da geldi, benim küçük oğlan. Sonra İlkan da geldi, büyük oğlan. İkisi de hemen yanımda. Onlar ilk defa bir cenazedeler. Saf olduk, sıra sıra ölünün ayak tarafında durduk. Kadınlar yok. Onlar balkonda, Elleri göğüslerinde kavuşuk, gözleri ve kulakları burada. Okan sordu sessizce;
“Baba bu ne?”
Ölü için konuşulacak, dualar okunacak ama kadınlar yok! Onlar üç beş metre ötede. Ayrı bir yerde... Onlar kim? Öncelikle birisi eşim. Çocuklarımın anası. Birisi teyzesi, birisi, nenesi, birisi ingesi. Öteki; o da komşu teyzesi yada, komşu ingesi… Aman siz orda kalın, sakın ki erkeklere sokulmayın. Erkekler kim; Öncelikle birisi eşimin kocası ben. Yani çocuklarının babası… Birisi kardaşı, birisi agası, birisi dayısı ve amcası. Ya ötekiler; ötekiler de bilmem kaç yıllık Koruköy’lüler. Herkes birbiriyle ısım, akraba gibi. Bu köy, küçücük bir köy; birisi osursa saklayamaz, hemen duyulur. Nedir bu haremlik selamlık?
Anlatayım… Neyse sırası değil. Sus da hocayı dinle…
Hoca dedi önce, adettendir; işte dün yaşayan, bugün aramızdan ayrılan, bu mevta kişiyi nasıl bilirdiniz? Üç kere;
İyi bilirdik, iyi bilirdik, iyi bilirdik… Adettendir(!)
Hava sıcak mı sıcak… Bu sene aslında Mayıs ayı serin geçti. Dün meteoroloji hava tahminini yaparken; çöl sıcakları gelecek diyordu. Bir gecede gelmiş! Cenaze gölgede. Saygıdan ötürü. Hoca gölgede. Onun özelliğinden ötürü. Cemaat güneşte. Onlar daha sağ ve onların daha çok çekecekleri var da ondan ötürü. Hoca çok anlattı ve biz dinledik. Cemaat olarak. Aslında ihtiyacımız da varmış hani(!) öğrenmiş olduk. İşte dinden imandan… İşte Kuran’dan kitaptan… İşte yalandan dolandan… Bu dünyadan, öbür dünyadan… Anlattığının birçoğu güzel şeyler. Birçoğunu boş ver ya, din bu; sonra ölüm bu… İşte kim çok konuşursa ölüm karşısında susar. Ölüm; çaresizlik… Birçok şeyi bilirsin de, insansın; düşünen bir yaratıksın akıl mantık yürütürsün de, inanmam gereken, uymam gereken din midir, bilim midir dersin de, ölüm karşısında çaresizsen hocayı da kuzu kuzu dinlersin. İstersen! Hoca uzun uzun söyledi, biz dinledik. Sağ olsun arada sırada dedi de;
“Hava da çok sıcak, kısa keselim…” diye.
İşte insan etten ve kemiktenmiş. Bu fani dünyaya gönderilmiş ve sınavdan geçmiş. Sınavı vermiş vermemiş, vakti zamanı gelmiş ve gitmiş. Şimdi biz onu gömecekmişiz ve o, kıyamete kadar orda bekleyecekmiş. Kıymetli peygamber efendimiz bile orda beklemekteymiş. Bin yıldan fazla. Kıyamet… Kıyamet koptuğu zaman, orda mahşer kurulduğu zaman, sorgucular cehennem soruları sorduğu zaman kimileri hesap verecek, kimileri de veremeyecek. İşte üç okka günah, beş okka sevap; terazi tabii ki bizim bildiğimiz terazilerden değil. Kısaca, ölçü nedir kuran yazıyor ya, gene de en doğrusunu tanrı bilir; iyiler cennete, kötüler cehenneme… Yani günahlar var, sevaplar var, şefaatler var… Şefaat sahipleri var, bir de şefaat dileyenler var. Aman Allah’ım, o gün ki ne gün! Ana baba çocuğunu tanımaz, çocuk ana babayı tanımaz, karı kocayı, koca karıyı… Kimse kimseyi tanımaz. Aman Allah’ım! Okan, benim küçük oğlan şimdi on yedi yaşında. Korktu, baktı bana. Baba, bu ne biçim bir iş? Herkes kendi derdinde, herkes hesap verme derdinde, herkes cennete girme hevesinde mi? Herkes bencil, herkes tekbenci! Kimse kimseyi tanımazmış! Baba bile oğlundan kaçarmış! Oğlum, bana öyle bakma. Ben bilmem. Hoca böyle diyor, dinle. Diyemiyor ki, bu da korku felsefesi mi? Gece kıra çıkma tavşan tekeleri var. Küllük üstüne işeme cin çarpar! Canın çekti ama bostandan sakın ha karpuz koparma, candırma!.. Yalandan yemin etme, anan baban ölür! Çok sivri yazma, bilmem kaçıncı madde!.. Eh, böyle işte! İnsanlarla uğraşmak zor! Onları yola, yordama sokmak zor! Bir de akıllıysalar? Sürüden ayrıldıysalar? Bir de insanların asi olanları yok mu? Bir de boyun eğmezler, diz çökmezler mi? Korkut, ürküt, çükünü keserim de! Kulaklarını çekerim de! Olmadı mı; keserim ulan seni, deşerim ulan seni de! Olmadı mı; böl, parçala öyle yönet! Ama gene de zor. İnsanla uğraşmak zor! Yok mu akılları! Var mı kafa çalıştırmaları… Bir de ben akıllıyı severim ama benden akıllı olanları sevmem diyenleri… Ne karmaşık bir felsefe!
Ölü, kıyamete kadar kabrinde yatacak, sonra fırlayacakmış. Hoca dedi ki; o gün ne gün ki, aman Allah’ım! Denizlerin altı yarılacak, sular kabaracak, yayılacak. Her yer sallanacak. Her yer sallanınca kabirlerinde yatan ölüler havaya fırlayacak. Yerlere düşen yuvarlanacak ve kalkacak. Herkes hep toz içinde. Silkelenecek, tozdan temizlenecekler. Hiç toz kalmayan, üstü başı tertemiz olan cehenneme... Okan, bana bakıyor ve gözleriyle; neden diyor? Belki de diyor; senin lafını ettiğin ölü toprağı bu mu? Hani, “kalkın dikilin, silkelenin. Ölü toprağı üstünüzden dökülsün. Kendinize gelin!” Ben ağzımı büküyorum. Oğlum, hoca öyle diyor. Silkelenince üstü az tozlu kalanlar, onlar cennete… Neden? Çünkü onlar bu dünyada yaşarken Allah için namaz kılmışlar ve üstlerine yapışan, silkelesen de çıkmayan tozlar o zamandan kalan tozlar. Okan, sormak istiyor ama soramıyor. Baba, ya tozsuz yerde kıldıysak da üstümüze namaz tozu bulaşmadıysa? Oğlum, ben bilmem, hoca öyle diyor. Hoca diyor ki; namaz kılanlar cennete gidecek. Kılmayanlar? Onu Allah bilir. Bu hoca da bazı şeyleri biliyor, bazılarını bilmiyor. İlk defa fetva dinleyen bir çocuk gözleriyle öyle diyor…
Hoca çok konuştu, biz hep dinledik. Mesela diyorum Okan’a;
Deden öldü gitti. Tamam, bu dünya için her şey bitti. Şimdi kabrine girecek ve kıyameti bekleyecek. Hocanın dediğine göre; bak, öldü gitti ya; bu dünyada bıraktıkları var ya, ölen kimse bu bıraktıklarıyla yaşayacakmış. Mesela ne? Kız, oğul bıraktı mı? Ama iyi yetiştirilmiş olacak. Din iman, Allah kitap bilen… Okan diyor; baba, ya hiç evlenmemişse, ya evlenmişse de Allah ona evlat vermemişse? O zaman… Hoca diyor; o zaman bir çeşme yapmışsa, bir yol, bir köprü, cami, okul… Okan diyor ki; baba, ya parası yoksa? Ulan bu Okan da… Çok olma bakalım! Bu kadar sorma bakalım! Ulan kıyamet mi koptu? Ulan mahşer yeri mi kuruldu? Biz mi öldük; biz değil deden öldü. Kabre girecek o, kıyameti bekleyecek o, hesap verecek o! Bırak o düşünsün.
Baba, ayıp valla!
Haaa… Ben böyle davranınca kendince diyor, belki de;
Hoca haklı valla! Kıyamet koptuğu zaman, ben de korkup ona sokulduğum zaman benden kaçacak valla! İnsan cennet için kendi çocuğundan niye kaçsın, ben bunu anlayamadım valla!
Eee… Çok olma! Din bu. İnan, soru sorma! Bunlar karışık işler. Kitap ne diyorsa o. Bu yüzden insanlar kendine bir kitap seçmişler. Ya da kitap istememişler. Kitabı olanlar var, kitapsızlar var. Yani Allah için, bu oğlana ben ne desem? Neyse, şimdi henüz küçük; hele bir büyüsün. Yaşasın görsün. Okuyup öğrensin. Eğriyi, doğruyu kendisi ayırt etsin. Fazla karışmıyorum. Bak burada bir köy ve bir ev… Tabutta bir ölü… Ve ağlamayan ben… Ve başkaları… Ve tanıdıkları, tanımadıkları… Ve ağlayanlar. Ve iki dünyayı da anlatanlar. Ve Okan, kendisi; akıllı bir kişi… Daha küçük, büyüsün bakalım; öğrenmek onun işi…
***
Kadınlar evde kaldı.
Erkekler bir yarış içinde. Ölüyü taşımak için.
Okan, yine hayretler içinde;
Tabutu erkekler taşıyor, kadınlar evde kaldı; onlar gene ağlıyor! Neden?
İşte öyle. Herhalde adetten…
Erkekler hep yarış ediyor, dedemi taşımak için. Sen gerilerdesin, neden?
Okaaan!
Ama neden? Bana, hoca öyle dedi deme! Hoca da önlerde bir yerde…
Öööff be! Zamanını bekleyemedin. Büyüyünce kendin öğrenemedin. Beni sıkboğaz ettin! İyi, söyleyeyim de bil. Ama bana “çokbilmiş baba” dersen bozuşuruz bak!
Eeehh ama hadi!
Sen kendin istedin, öyleyse peki; bu tabutun koluna yapışmak ne ki? İşte insanlar kendilerince inanmışlar. Kendilerini inandırmışlar. Son görevlerini yapacaklar ve vicdanlarını rahatlatacaklar. Çünkü adam sağken onu bir gün bile taşımamışlar. Ben çok taşıdım; böyle bir sıkıntım yok, bu yüzden çok rahatım…
Vay beee! Böyle bir baba; hem bu günde, hem de mahşer gününde cennet için bile beni terk etmez!
Okaaan...
Deden dört kolluda…
Dört kollu da ne deme!
Okaaan…
Deden meşeli köy yolunda…
Meşeli köy de neresi deme!
Kara mizah yaptım galiba. Affınıza ve hoşgörünüze sığınarak…
Tevfik Tekmen. 22 /Mayıs/ 2008 *Lüleburgaz*