kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Yaşamdan Hikayeler







Okudunuz Mu?
RecepKöroğlu
Recep Köroğlu


Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı

Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
14 / 1 / 2008  Pazartesi tarihinde Tevfik Tekmen tarafından eklendi, 895 kez okundu...

“YETİM ALİ’Yİ DÖVEN BOZ AYIAyazma, batı Karadeniz dağlarında küçük bir köydü. Adı Cennet Vadisi olan derin bir vadinin aşağı düzünde, yaz kış durmaksızın şırıl şırıl akan ayazma deresinin iki yakasına serpilmiş yıkık dökük elli kadar ev, bir o kadar ahır, kışla, kümes, samanlık; sığır, sıpa, kedi, köpek, manda, inek, kaz, ördek; işte üç yüz...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Tevfik Tekmen

Tevfik Tekmen







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı


YETİM ALİ’Yİ DÖVEN BOZ AYI

Ayazma, batı Karadeniz dağlarında küçük bir köydü. Adı Cennet Vadisi olan derin bir vadinin aşağı düzünde, yaz kış durmaksızın şırıl şırıl akan ayazma deresinin iki yakasına serpilmiş yıkık dökük elli kadar ev, bir o kadar ahır, kışla, kümes, samanlık; sığır, sıpa, kedi, köpek, manda, inek, kaz, ördek; işte üç yüz kadar insan, hepsi bundan ibaret. Göğün altında, yerin üstünde, bu vadinin içinde kendi hallerinde yaşayıp gitmekteydiler. Varsıl değil yoksuldular. Yoksuldular yoksul olmalarına ama mutlu ve huzurluydular. Çünkü öncelikle çağın vebası dedikleri stres orada yoktu ve bu yüzden sağlıklıydılar. Belki az kazanıyorlardı ama az harcıyorlardı. Görgüsüzlük, ya da sonradan görmüşlük yoktu. Birbirini çekememezlik, kıskançlık, fesatlık yoktu ve az kazanıyorlarsa az harcıyorlar hepsi bu; tüketim ekonomisini tanımıyor, bilmiyorlardı. Yeşil dağları, derin ve sulu vadilerdeki küçücük ovaları, kırları, bayırları, vitaminli çayırları, bağ, bahçe, az da olsa tarla tezekleri vardı. Daha ne olsun!
Bilmem kaç milyon yıl önce mikrop taşıyan sinek ve kenelerin öldürdüğü dinozorlar, Ayazma köyünün otlarını, yapraklarını yiyip; çayırlarını ve ormanlarını yok etmiyorlardı. Henüz, zamanımızın iki ayaklı dinozorlarının da dağı taşı, düzü ovayı, ormanı, dereyi, vadiyi talan etmedikleri bir zamandı. Yani yetmişli yılların başlarıydı. O zamanlar bu Ayazma köyünde saf, temiz, doğal bir yaşam vardı. Komşunun komşu tuzuna ihtiyaçlığının değerli bir şey olduğu, para hırsının ruhları sarıp sarmalamadığı, onları esir almadığı, birçok değerin ölüp yok olmadığı, yani insanların henüz bu derece bozulmadıkları bir zamandı hikâyenin geçtiği zaman.

***
Yirmi üç yaşındaki Sabit’le Yirmi altı yaşındaki Kenan; biri iç Anadolu steplerinin yoksul bir köyünde doğmuş, diğeri de Trakya’nın bir başka yoksul köyünde doğmuş, sonra yatılı bir okulda okuyup bu köyde buluşmuş iki öğretmendi. Bu batı Karadeniz dağlarındaki Ayazma köyünün; henüz içlerine cin girmemiş, akılları çelinip yan yollara yönlendirilmemiş, ruhları temiz küçük çocuklarına ABECE’yi öğretiyorlardı.
Bu köyde üç yüz kadar erkek dişi, büyük küçük kişi vardı. Kedi, köpek, kaz, ördek, sığır, davar, bir sürü hayvan vardı. Dinozor yoktu! Bet yüzlü domuz vardı, çatal boynuzlu geyik, güzel gözlü ceylan, karaca, kurt, tavşan, kurnaz tilki bir de ayılar vardı. İnsanların hepsi zayıf mı zayıftı. Bu köyde zayıf bedenli insanlar, evcil ve yabanıl hayvanlar vardı ama hiçbiri bütün dünyaya sahip olmak isteyen açgözlüler gibi değillerdi. Sadece karınlarını doyurup aç kalmamak, aç kalıp ölmemek, yani yaşamlarını sürdürmek gayesinde ve gayretindeydi. Vadide elektrik, telefon gibi şeyler yoktu. Radyo, televizyon, internet yoktu ve dolayısıyla insanların başka başka duygularını sömürmen baldır bacak gösterisi yapan sanatçı bozmaları da yoktu. Saçma sapan filmler, bitmek bilmeyen diziler, futbol sporunu dejenere eden, rezillikten gelir elde eden terbiyesizler yoktu. İnsanları nötr eden siyasiler, çocukları öldüren teröristler, esrar, eroin ticareti yapan zenginler, yemiş yemiş sıçmamış kalın ense şiş göbekler yoktu. Bu köyde kızı eşkıyanın elinden kurtarıp sonra kendisi düzen kovboy tipliler de yoktu. Yani büyük pezevenk bu küçük köye henüz pis burnunu sokmamış, burada o yoktu. Köylüler yoksuldu haliyle… Zayıf bedenli, yanık derili, nasırlı elliydi. Hiç birisi dinozor değildi.
Altmış beş milyon yıl önce, sivrisinek ve keneler dev gibi dinozorları yemeseydi onlar şimdi bütün dünyayı yiyeceklerdi. Eğer böyle olsaydı Ayazma köylüsünün keçileri acaba ne yiyecekti? Aç keçiler süt vermeyince çocuklar nasıl büyüyecekti? Büyüyemeyen çocuklar iki derslikli okula nasıl gidecek, Sabit öğretmenle Kenen öğretmen ABECE’yi kime öğretecek, büyük önder bu memleketi hangi gençliğe emanet edecekti? Tele vole gençliğine mi?

İki genç öğretmen Sabit’le Kenan, iki senedir bu köydeydiler. Onların tertemiz yürekleri vardı. Yüreklerinde sevgileri vardı. Özlemleri, hasretleri, geleceğe dair beklentileri, idealleri vardı. Yaşam felsefeleri vardı insan değeri üstüne. Sevgi üstüne, hoşgörü üstüne içi dışı bir olan… Şimdi bu köydeydiler, yarın başka bir yerde... Bir gün gelecek, mecburi hizmet bitecek, insana hizmet her zaman mecburi hizmettir gerçi ama bir gün gelecek belki kendi sevdiklerine yakın bir yere gideceklerdi. Birisi sarı saçlı, öteki kara saçlı bir kızla evlenecek, o zaman kendi çocuklarını seveceklerdi. Belki bu güzel şeyler bir gün gelecek gerçekleşecekti ama onlar şimdi batı Karadeniz bölgesinde, dağların içinde bir yerde bu küçük Ayazma köyündeydiler. Ayazma, kente uzak bir köydü. Cennet vadisinin içindeki bu köyde tabiat ananın verdiği her şey vardı. Ama bazı şeyler de yoktu. Mesela nalbant vardı ama bakkal, çakkal yoktu. Lamba vardı ama gaz bazen var, bazen yoktu. Mesela dağların içine giden bir sürü patika vardı ama kente giden tozlu bir yol yoktu. Olsun… İstedikleri zaman kente gidemiyorlardı ama kentin pisliği de elini kolunu sallaya sallaya onların köyüne gelemiyordu. Sami Can adında deli bir kişi vardı ki, o, öğretmenlerin dostu, can yoldaşıydı. Onun iri ve kuvvetli bir katırı vardı. Genç öğretmenlerin her istediklerini itirazsız yapardı. Kasabaya giden yol mu yok, yolda yürüyen otomobil mi yok, hiç mühim değil; katıra patika mı yok katıra biner gider, onlara birinci sigarası, Cumhuriyet gazetesi, yeni rakı gibi tabiat ananın vermediği şeyleri kasabadan alıp getirirdi. Mektup yazmışlarsa götürüp postaya verir, mektup varsa alıp getirir, daha ne olsun? Bazı kereler de birlikte giderlerdi, daha ne olsun!
Bundan iki gün önceki Cuma günü öğretmenlerin maaş günüydü. Maaşlarını almak için kasabaya gitmeleri gerekiyordu. O gün konuşup anlaşmışlar, kasabaya kalabalık gitmeyi karalaştırmışlardı. Genç öğretmenlerin köyde yakın arkadaşlıkları, bu arkadaşlarla da iyi dostlukları vardı. Maaş günü öğretmenler kasabaya giderken onlar da gelecek, kendilerine yoldaş olacaklardı. Selim, Tekin, Ömer, bir de deli lakaplı Sam Can, Sami’nin katırı vardı... Kararlaştırdıkları gibi yapmışlar, iki öğretmen, köyden üç genç kişi, deli Sami, bir de katır; onlar altı insan kişi, bir de onların yükünü taşıyacak olan katır kişi, yedisi bir olup o gün kasabaya gitmişlerdi. Devletin verdiği maaşı çekmişler, alışveriş etmişler, sonra dönüp Ayazma’ya geri gelmişlerdi. Bu, zaman zaman yaptıkları bişeydi...
“Bu sefer bi değişiklik olsun be hoca!” dedi Ömer, Kenan öğretmene; “iki sene oldu bu köydesiniz be, arkadaş olduk, dost olduk ama kuru kuruya… Bak kasabaya gittik geldik. Bi haftalık gazata, bi aylık cigara, çay, şeker, kahve filan aldık. Beş gangal sucuk… Bi sürü fişek, saçma, barut aldık. Kenan hoca be, Pazar günü kıra gidelim be!” dedi, “kırda av edelim. Davşan peşine gidelim. Vadinin yamaçlarında gezinelim, dağlardan öteye gidelim, sonra taşlıkların arasından fışkıran ayazmaya gidelim. Nasıl olsa delide gatır var. Derede bıyıklı balık, bi de alabalık var. Delide balık kapanı da var... Olmadı Tekin’in dayısında ağ var onu da alırız. Herkeste tüfek var. İki tüfek de size buluruz. Gidelim be hoca!” dedi, “kısmetimiz varsa davşan kütletiriz. Yoksa dağlardan inip subaşına gideriz. Ayazmanın şoldurdadığı yere sepetten kapanı kurar, gölün beline de ağ gereriz. Ayazma deresinde benli balıklardan çok var Kenan Bey! Benekli balıkların pembe pembe etleri var… Ateş yakıp köz ederiz, benli balıkları közlerin üstüne sereriz, pembe etlerini tuzlayıp tuzlayıp yeriz. Domatiz vaar, büber vaar, gavun, bostan, kaya gibi keçi piniri… Onlar bizden. Av olursa davşan bizden, olmazsa balık… Rakı sizden Sabit Bey…” dedi öteki öğretmene, “susuz ne olur dimi ama? Susuz bitki bile olmuyo, dostluk nasıl olsun dimi ama? Sularız anasını satayım…”
Sabit öğretmen, böyle heyecanlı heyecanlı konuşan Ömer’e;
“O dediğin rakı değil hazreti Ömer!” deyip güldü, “bak sen, bak, bak, bak! Sen rakı içer miydin Çalık Ömer? İyi o zaman gidelim be! Gidelim Kenan. Gideriz anasını satayım. Ne diyon Kenan, gider miyiz?” dedi öğretmen arkadaşına.
“Olur, tamam…” dedi Kenan, “güzel olur. Ne güzel, aslında süper olur. Bu teklife hayır demek mi olur? Bizim canımız yok mu be!”

***
Nevaleyi, rakıyı hazırlayıp katırın sırtındaki heybeye yüklediler. Deli Sami’ye söylediler. Selim, Tekin, Ömer, iki de öğretmen; onlar altı kişi, bir de katır kişi, kırk beş fişek, üç delikli tüfek, ağ, sepet, sigara, ekmek, velhasıl tam tekmil olup ver elini Bağlıca dediler. Köyden çıkıp kırlara gittiler. O dağ senin bu dağ benim deyip gezdiler. O gün Pazar günüydü ve gün güzel bir gündü. Yer temiz, gök temizdi. Ağaçlar, otlar yeşil, her yerler yemyeşildi. Kuşları, çekirgeleri, kurbağaları dinlediler. Kartal, tilki, kurt gördüler. Kartalları ürküttüler, kendileri de çoban aldatanlardan ürktüler. Ama onlar acemi avcıydı; tek bir hayvan öldüremediler. Aslında gerçek gayeleri öldürmek değil gezmekti; gönüllerince gezdiler. Öğlenle ikindi arası dağlardan beriye Ayazma deresine indiler. Dere, bu adı az yukarıdaki kaynaklardan alıyordu. Esas ayazma; suyu buz gibi olan, dağların altından gelip kayaların arasından kaynayan, dere olup oluk oluk akan bu kaynakların adıydı. Derenin adı da, köyün adı da bu yüzden Ayazma’ydı. Aslında derenin gerçek adı Ayazma değil karpuz çatlatandı. Ve bu su o kadar soğuk bir suydu ki, bu suda alabalıktan başka bir balık yaşayamazdı. İşte bu derenin boyuna ateş yakacaklar, aslan sütü şişelerini buz gibi suya yatıracaklar, sonrası malum; esas gaye buydu. Dere uğulduyor, kuşlar cıvıldaşıp uçuşuyor, orman derin, güneş ısıtıyor ama gölgeler serin, belki Ebabil yok, Huri yok, Gılman yok ama Cennet denilen yer burası olsa gerekti! Zaten burasının adı Cennet vadisiydi.

***
Katır dereye inmiş, ayaklarını açıp germiş, eğilmiş su içiyordu. Deli Sami de katırın ötesinde, o da eğilmiş katır gibi su içiyordu. Sami, su içerken tuhaf sesler işittiğini fark etti. İçip kanınca ağzını sudan çıkarıp oraya diz çöktü, başını dikip, kulak verip bu tuhaf sesleri dinledi. Sesleri katır da işitmiş olacak ki o da su içip kanınca geriye çekilmedi. Başını dikti, kulaklarını ileri çevirdi, o da pür dikkat bu tuhaf sesleri dinledi. Katırla deliyi gören ötekiler de dikilip onları seyretti. Ormanda çalı bile kıpırdamıyor; yel sesi yoktu. Vadinin içindeki derenin sesi, kuşların, böceklerin sesi, bir de kalabalık şehirlerdeki çirkin seslerin sessizliği vardı şimdi. Bir de çok uzaklardan, vadinin kuzey yamacı tarafından gelen zil sesleri…
Selim, gözlerini ve kulaklarını o tarafa çevirmiş olan Sabit’e;
“Bunlar yetim Ali’nin keçileri...” dedi.
Sabit öğretmen bu “yetim Ali” adını, onun namını daha önceden duymuştu. Yetim Ali’yle çoban Ali’nin aynı kimseler olduğunu biliyordu. Ali’nin biraz tuhaf biri olduğunu biliyordu ama onun hikâyesi hakkında fazlaca bir şey bilmiyordu. Keçi zillerinin geldiği yerden daha yakın bir yerden başka seslerin geldiğini fark ettiler. Kulaklarına köpek sesleri geliyordu. Sesler bir alçalıp bir yükselerek, bir kesilip bir sürerek vadinin yamaçlarında yankılanıp Ayazma kaynaklarının kayalıklarına kadar geliyordu. Tekin, bir elini havaya kaldırıp;
“Ayııı!..” diye bağırdı, “Ayı ayı! Susun dinleyin! Bunlar yetim Ali’nin köpekleri… Kart köpeğin sesini hele bi dinleyin! Bu bi ayı… Bu havlayış kart köpeğin ayıya olan havlayışı! Ömer?..” dedi Ömer’e, sence de ayı mı dercesine. Ömer, başını sallayıp onu onayladı;
“Evet…” dedi.
İki genç öğretmen sorgucu gözlerle Selim’le Ömer’e bakıyorlardı ama onlara hiç bişey soramıyorlardı. Ömer:
“Gidelim mi?” dedi Kenan öğretmene. Sabit öğretmen:
“Yükümüz burda kalsın…”dedi. Ömer:
“Sami abi sen kal…”dedi, deli lakaplı Sami’ye. “heybeyi sırtından alıp katırı çayırlık yere sal. Üç kayınların altına ateşi yak. Rakıyı, karpuzu suya koy. Piğnir kutusunu da suya koy, ısınıp kokmasın! Sen kal biz gidelim. Yetim Ali’nin boz ayıyla başı belada galiba!”
“Başı belada bu çok belli!” dedi Sami, “gerçi…” deyip biraz sustu “başı belada olsa… Görünüşe göre keçiler ürkmemiş. Zil seslerinden belli… Ürkselerdi!?.” deyip yetim Ali’nin tehlikede olmadığına dair onları ikna etmek istedi.

***
Selim en önde, sonra Tekin, Ömer, iki öğretmen Sabit ve Kenan bunlar beş kişi, kırk beş fişek, üç tüfek, köpek seslerinin geldiği yöne doğru gittiler. Gözleri ilerde, tüfekler ellerinde, elleri tetikte seslerin geldiği yere gittiklerinde onu gördüler. Yamaç yerde alan bir yer, alan yerin kıyısında fındık kümesi, fındık kümesinin dibinde kaplumbağaya benzeyen yüksekçe bir kaya vardı. Kayanın dibinde de kocaman bir boz ayı… Yetim Ali’nin yaşlı ama tecrübeli köpeği ayının hemen yanında; durmadan ayıya saldırıyor, ayı da kendisini savunuyordu. Az uzak yerde de irili ufaklı beş köpek vardı ve onlar da boz ayıyla kart köpeğin mücadelesini seyrediyor, kimi kesik kesik havlayıp, hiç kıpırdamadan, acaba sonuç ne olacak diye merak ediyorlardı. Mücadeleyi kart köpek kazanırsa tebrik etmek için yanına gidecekler, yok kaybederse kuyruklarını kısıp kaçıp gideceklerdi. Bu belliydi.
Önde giden Selim, vaziyeti görünce alana çıkmayıp beri uçtaki başka bir fındık kümesinin dibinde zınk diye durdu. Sol elini havaya kaldırarak arkadan gelenlere; “durun!” işareti yaptı “durun ve susun! Sakin olun ama tetikte olun! Her şeye hazırlıklı olun! Köşeye sıkışmış boz ayıdan korkun…” Selim, işareti ve duruşuyla bunları anlatmıştı. Sonra usulca yere çöküp hedef küçülttü. Sağ dizini yere koyup, askerde öğrendiği gibi; tüfeği omzuna koydu, sol dizinden destek alarak namluyu ayıya doğru tuttu. Nişan aldı. Gez, göz, arpacık… Ama bir türlü tetiği çekip tüfeği patlatamıyordu. Çünkü köpekle ayının mücadelesi kıyasıya sürüyordu. İkisi, kimi yüz yüze geliyor, yüz yüze gelince ayı saldırıp köpeği ürkütüyor, köpek ürküp az geri çekilince ayı kaçmak istiyor, köpek pes etmiyordu. Ürktüğü zaman ayı peşinden gelmeyip kaçmaya yeltenince bu sefer köpek yeni bir saldırıya geçiyor; bir ayı, bir köpek dalaş bu şekilde sürüp gidiyordu. Durum böyle olunca da avcı Selim, dana kadar büyük boz ayıyı bir türlü öldüremiyordu. Aslında ava çok yakın bir mesafedeydi. Ayıyı öldüreyim derken dilsiz olmuş yetim Ali’nin en iyi dostunu, can yoldaşı koca köpeğini öldürmek istemiyordu. Ayı, köpek ürküp geri kaçtığı zaman birkaç adım öteye gidebilse hemen kayanın üstüne çıkıp bu zor durumdan kurtulacak ama aksi köpek ona bu fırsatı vermiyordu. Kayanın üstüne bir binebilse… Ali’nin köpeği kene gibi bir köpekti, ayıya elaman vermiyordu iyi güzel de; elinde delikli demir olan avcı Selim’in de tetiği çekip bu delikli demire ateş kusturmasına izin vermiyordu. Selim böyle gözü hedefte, eli tetikte bekleye dururken Tekin’le Ömer de onun yanına geldi. Onlar da yere diz çöküp hedef küçülttüler. Tüfeklerini omuzlarına dayayıp onlar da ayıya kitlendiler. Nişan almış vaziyette beklemeye başladılar. Üçünün parmakları da tetikteydi. Selim, ayıyı öldüreyim derken yanlışlıkla köpeği öldürmeyeyim diye düşünüp temkinli davranırken, belki Tekin, belki Ömer, bu düşüncede olmayacak, köpeği umursamayacak; ayıyı vurma pahasına kart bir köpeğe acımayacak, belki yere diz çöküp nişan aldığı gibi tetiğe basıp ateş edecekti ama işte tam bu sırada vadinin kuzey yamacından koşarak gelen Ali’yi gördüler. Ali onları gördü mü görmedi mi bilinmez ama o, tek bir şeye şartlanmış, gözü, kulağı, eli, ayağı, bütün bedeni, ruhu, her şeyi köpeğin sesinde; sesin geldiği yerde bu kesin, işte tam o zaman boz ayıyı gördü. Ayılar onun kanlısıydı. Kana kan, cana can… Ayıyı gördüğü gibi durdu; tek kırma tüfeğini omzuna koydu, namluyu hedefe doğrulttu, nişan alacak kadar bir zaman bile beklemeden ateş edip kaşla göz arası ayıyı vurdu. Berideki üçü tüfekli, ikisi tüfeksiz beş kişi, neyin nasıl, ne çabuk olduğunu anlayamadan oldukları yerde donup kaldılar. Boz ayı tek atışta vurulmuş, kurşunu yediği gibi düşmüş ve gık bile diyemeden düştüğü yerde ölmüştü. Onlarsa tüfekleri hala hedefte, elleri tetikte öylece dut yutmuş bülbüller gibi bekleşip duruyorlardı. Neden sonra kendilerine gelince derin bir nefes alıp rahatladılar. İşte ancak o zaman meseleyi anladılar. Tüfekleri yere salıp keçi çobanına sevgiyle el salladılar. O zaman dili lal olmuş, üstü başı yırtık pırtık, yeni bitmiş sakalı, bıyığı upuzun, saçları upuzun kirli ve darmadağınık, iki deri bir kemik zayıf mı zayıf çoban Ali de onlara el salladı. Bu yetim Ali yaman bir avcıydı! Ama onun çok acıklı bir hayat hikâyesi vardı…

***
Ayazmanın buz gibi soğuk, billur gibi temiz suyunda yüzen balıklardan tutmuşlardı. Baba bir ateş yakıp yanan odunlardan kızıl kor yapmışlardı. Derileri çilli balıkları bu korun üstüne yatırmışlar, pişen balıkların pespembe lezzetli mi lezzetli etlerine tuz ekeleyip yiyorlar, derede soğumuş rakıyı bardaklara döküp suyla karıştırıyorlar, boncuk boncuk terlemiş cam bardaklardan ak pak aslan sütü içiyorlardı. Rakı içerken de coşkuyla konuşup hoş sohbet ediyorlardı. Köylü arkadaşlar, aslında iki genç öğretmenin hayat hikâyesini merak ediyor; anlatsınlar da dinleyelim, öğrenelim istiyorlardı. Nerede doğdular, nereleri gezip gördüler, kimleri dost kimleri düşman bildiler, güzel, çirkin, iyi, kötü, soğuk, sıcak, yaz, kış, işte… Nasıl okudular, nasıl öğretmen çıktılar?.. Zorluklarla mı yaşadılar, yoksa rahat mı ettiler?.. Hayatlarından memnunlar mı? Ayazma köyü nasıl bir yer? İnsanlar nasıl, doğası nasıl, yeri yurdu nasıl? Bu köye nasıl geldiler? Geldiler de memnun kaldılar mı? Hem köyü, hem de köyde yaşayan kişileri sevdiler mi? Sevdilerse niye sevdiler, sevmedilerse neden sevmediler? Burada ne kadar duracak, acaba giderlerse ne zaman nereye gidecekler? Anaları babaları var mı, sağ mı, yaşıyorlar mı? Kimin kaç kardeşi var, kaçı kız kaçı erkek? Kimin babası zengin, yoksa onlarda mı fakir? Bir kız sevmişler mi? Sevdikleriyle evlenecekler mi? Sevdiklerini özleyip hasret çekiyorlar mı? Falan, falan, falan… Ayazma köylüsü arkadaşları iki öğretmen hakkında çok şeyi merak ediyorlar, aslan sütü içip alabalığın pembe etini meze ederken onlar anlatsın biz dinleyelim istiyorlardı ama Sabit öğretmenle Kenan öğretmen de boz ayıyı öldüren yetim Ali’yi merak ediyordu. Kenan rakısından bir yudum aldı. Rakıyı yudumladıktan sonra bardağı yanındaki taşın düz yerine bırakıp alabalığın lezzetli etini meze yaparken Selim’e;
“Selim kardeş anlatsana Allah aşkına…” dedi “bu çobanın hikâyesini… Ben bişeyler duydum, az buçuk biliyorum ama… Bu Ali beni çok etkiledi. Aklım ona takılıp kaldı. İnan hiç bişeye konsantre olamıyorum. Takıldım be! Bozuk plak gibi anasını satayım. Kim ne diyor, kim ne soruyor, ne söylüyor… Ben kimim, nerden geldim nereye gidiyorum, kimi seviyor, kimi özlüyorum… İyice nötr oldum. Hadi durma anlat! Yarın öbür gün bu Ayazma köyünden başka bir yere gidersem bu Ali’nin öyküsünü dinlemeden gitmek istemiyorum.”
“Anlatayım be hoca!” dedi Selim. Sonra anlatmaya başladı. Lafı eveleyip geveleyip uzatmadı. Hikâyeye direk girdi; “Ali’nin babası fakir Zeynel di” dedi, “üç beş keçisi vardı. Şu ilerde, davşan ararken yanından geçtik ya işte o sarı yarlığın yanında, saptan samandan, çalıdan çırpıdan yapılmış yıkık dökük bir çalamarı vardı. Keçileriyle, üç uyuz itiyle yaz kış orada yaşardı. Eve geldiği pek bilinmez. Üç tane kızı vardı Zeynel’in. Boy boy… Güzel mi güzel. Üçü de birbirinden güzel. Ekmeğini, azığını onlar taşırdı…” Tam burada deli Sami lafa karıştı. Elini kaldırıp işaret parmağını Selime doğru uzatarak; “rahmetli!” deyip onu uyardı. Selim, biraz kesip sonra anlatmaya devam etti; “rahmetlinin pek tarlası tezeği yoktu. Yani lakabı nasıl fakirse gerçekten öyle. Yani, gerçi biz de fakir fukarayız ama o bizden de fakir bi adamdı. İşte tek geçim kaynağı keçileriydi. Ne yapsın onlarla aşır neşir olurdu. Karısı da fakirin Fatımacık…”
“Şimdi fukara Fatıma…” deyip lafa girdi deli Sami, “Sabit gardaşım sen onu bilirsin. Fukara Fatıma’yı… Kaç yıl oldu bu küğdesin bilmen mi?.. Bağda, bahçada, suyolunda…Elbet bi yerde görmüşündür. Görmesen bile adını duymuşundur…”
“Az bişey duydum” dedi Sabit öğretmen, “görmüşümdür de… Ama pek bi bilgim yok. Yani fazla tanımıyorum.”
“Fatıma güzel kadındır aslında” dedi Selim, “biz onu kızlık zamanından biliriz. Ben hep derim kendi kendime; Zeynel’in kızları bu güzelliklerini anasından almışlardır deye. Gerçekten… Sonracıma hocam, kızlar büyüyünce anasının peşine düşüp yevmiyeyle bağa bahçeye çapaya, tarlaya orağa gitmeğe başladılar. Gündelikçi olarak... Keçilere gidip süt sağmağa, yani Zeynel’e yardım yapmağa başladılar. İşte fakirim tam ıraata kavuşmağa başlamıştı ki başına o feci olay geldi…”
“Zinel benim arkadaşımdı…” dedi deli Sami, “Aaahh!..” deyip içini çekti. “rahmetli… suğuk sulu bunarın aşağısına, o çukurun içine küçük bi bahça yaptıydı. Yapmaz olsun! Ama naspın, ekip dikeceği başka yeri yoktu ki fakirin! Üç beş dönüm yeri yoktu. Muhtar izin verdi ona. O zaman yap dedi. Esasen o bahçayı Zinel diğil Fatımacık yapmıştı. Örtmen gardaşım Sabit, hani davşan ararken yanından geçtik, gördük ya; orası işte. O zaman o çukur yer böğürtlenlik, tikenlik, pırnallık bi yerdi. Domuz girse çıkamaz o vaziyet. İşte o yeri Fatımacık tek başına, yani gızları da yardım etti heral… Fatımacık o tikenleri kesti, biçti, yoldu, köklerini söktü. Küreklen, çapaylan gazdı, gabarttı. Bi güzel tımarını yaptı anlayacağın. Oraya bi sürü zebze ekti. Domatiz, büber, patlıcan, zalata, gara lahana, her şey her şey; aklına ne gelirse ekti. Bi sürü şey ekti dikti o küçük yere. Eşek sırtında gübre taşıdı. Gübreledi. Ama bi görecektin, her şeyler çok gözel oldu. O güççük bahça cennet gibi oldu. Yazıdı… Yazın sonlarına duğru. Tabi ya, yazın sonlarıydı. Çünkü domatizler olmuştu. Bizim buralarda zebze geç yetişir, geç olur. Fakir Zinel keçi güdüyo, garısı da gızları alıp gündelik işlere gidiyodu o zaman. Bi gün demiş ki Ali’ye, işe giderken sabah; Ali o zaman sekiz dokuz yaşlarında bi çocuk. Şindi on beş yaşında olmalı. Vay anasını acımasız dünya, kaç yıl olmuş! Öldü gitti fakirim, etleri kemikleri çürüdü, toprak oldu. Vay anasına yandığımın dünyası! Ona demiş ki Fatımacık, sepeti vermiş eline; git demiş Ali’ye. Cennet bahçamıza git, domatiz, büber, zalata filan topla demiş. Hem de tembih etmiş; domatizlerin gırmızılarını, pembelerini kopar demiş. Büberlerin, zalataların büyüklerini… Hem de tembih etmiş. Zalataları önce yol ve sepetin en altına onları koy demiş. Domatizleri ortaya, büberleri üste… Domatizler ezilmesin! Alicik anasının verdiği sepeti koluna asmış, tembihi almış sıklık çala çala, türkü süleye süleye yörümüş gitmiş. Dusduğru bahçaya gitmiş. Bahça suğuk sulu gaynağın altındaki çukur yerde, ormanın içinde. Hani davşana giderken yanından geçtik, işte orası. Hani etrafı çalı çırpıyla, dalla, tikenle çevrili olan yer. Bahçaya varıp avlunun başına gelince orda durmuş. Bi de baksa ne görsün; boz ayı bahçada! Atlamış avludan girmiş içeri, domatizlerin olmuşlarını olmuşlarını yimez mi! Ali ayıyı görmüş. Ayı da onu duymuş, görmüş. O da Ali’yi görünce hemen iki ayağı üstüne dikilmiş, başını dikmiş gazık sıçanı gibi. Bakmış ki orda duran Alicik; “Aaaa!..” demiş. O zaman Alicik ayıca konuşmayı bilirmiş. Goca ayı da Aliciğin kim olduğunu bilirmiş. Ayı, “Aaaa…” demiş. Bu sıklık çalıp türkü süğleyerek gelen Alicik demiş. Elinde yayı, sırtında ok torbası yok... Çoban bubası ona tüfek vermez, tüfeksiz Alicik beni öldüremez demiş ve havaya kaldırdığı ellerini hemen indirip domatiz yimeğe devam etmiş. Ali ayıya gızmış; heeyy ayı oğlu ayı deye ona seslenmiş durduğu yerden. Domatizlerimizi neden yiyon ulan demiş. Benim babam fakir Zeynel, anam da fukara Fatme… Üç tane abam var, bi de ben, bi de benim küçüğüm var. Anam babam iki, biz beş; tamı tamına yedi kişiyiz. Git sen de ek, kendi ektiklerini yi! Bizim navakamızı neden yiyon ulan ayı oğlu ayı demiş. Ayı Ali’yi duymuş ama dinlememiş. Umursamamış. Alicik gibi ufak birini adam yerine saymamış. Ali gızmış. Hemen yürümüş, bahçaya ayının yanına gitmiş. Ayı Ali’ye aldırış etmemiş, domatizlerin en irilerini, en olmuşlarını yimeğe devam etmiş. Ali gızmış; ayıııı!.. Demiş. Çık git bahçamızdan… Bunlar bizim. Ektin, gazdın, suladın mı? Ne yaptın? İktir git! Elma yi, ahlat yi, armut, dut, gızılcık yi ulan havyan oğlu hayvan ayı demiş. Ot yi, kök yi, bok yi ulan! Domatiz hırsızı boz ayı Aliciği duymamış, dinlememiş, görmemiş. Alicik gızmış; elindeki sepeti şüle bi savurup ayının götüne bi sepet kütletmiş. Ayı başını kaldırıp Ali’ye; Öööşştt… Demiş. Ali de ona; asıl sana öööşştt demiş. Bubanın malını mı yiyon ulan? Bakmış ki Ali olacak gibi diil; ayının gideceği filan yok bari demiş ben de toplayayım, sepeti doldurayım ayı hepsini yiyip bitirmeden demiş. Sepeti bir kenara koyup domatizlerin gırmızılarını, pembe olanlarını, en gocamanlarını koparıp koparıp yolmağa başlamış o da. Ayı oğlu ayı hem de namkör işte; kendi koparmayı bırakıp Ali’nin yolduklarını yimeğe başlamış bu sefer. Ali gızmış; ayılık etme ulan demiş ayıya. Gitmiş avlu dibine bıraktığı sepeti almış gelmiş; ayının götüne iki sepet kütletmiş. Ayı bişey dememiş. Alicikten ne olacak; ne yayı oku var, ne topu tüfeği var! Bi tokatlık canı var. Ali’nin elindeki sepeti kapıp aşağı duğru fırlatmış. Ali bu ya inat mı inat; elindeki sepeti alıp da aşağı tarafa fırlatan ayıya bi tekme atmış. O zaman ayı ona; götten bacak, kaşınma ulan demiş. Burda bi sürü domatiz var, sana da yeter bana da. Kaşınma! Kıskançlık yapma! Dağ bayır gezdim durdum, gağnımı doyuracak bi lokma bişey bulamadım. Aç galdım. Senin ananın beş tane kızı oğlu varsa; biz de anayız, bizim de var herhalde! Daha duğum yapalı üç gün oldu. Luğusayız herhalde! Çok gan kaybettim, güçsüz guvvetsiz galdım! Alicik o zaman ayı dilini biliyormuş. Yoksa sizin bu küçücük bahçanıza girmez, zebzelerinizi yimezdim ama ne yapayım demiş ayı. Dimi ama o da haklı! Alicik onu anlamamış, sülediklerini dinlememiş. Ulan Alicik, madem ayı dilinden anlıyon da onun sülediklerini neye önemsemiyon? Dimi ama Sabit Bey gardaşım! Demek istediğim o zaman bu asi Alicik, benim gatır gibi inat… Ayıyı dinleyip onu gızdırmasaydı şindi başlarına gelmiş olan bu felaket gelmemiş olacak; fakir Zeynelcik de ölmemiş yaşıyo olacaktı. Olayın başlangıç noktası burası… Ne gözel sülemiş, anlatmış işte sana kendi halini boz ayı. Yeni duğum yaptım, üç günlük luğusayım demiş. Çok gan kaybettim, güçsüz kuvvetsiz galdım, elden ayaktan kesildim demiş. Allah’ın verdiği nimetleri paylaşalım, gardaş gardaş yaşayalım şurada demiş. Bu gadar açgözlü olmağa ne gerek var, dünya nimetleri deniz yi yi bitmez demiş. Size de bize de yeter. İki tane yavrum var; biri çıtır biri de pıtır. Keçilerimiz yok, babamız yok sizin gibi sağıp onlara süt getirsin! Ben şindi domatiz yimezsem, mömelerimde süt biriktirmezsem çıtırla pıtır açlıktan ölsünler mi ulan Alicik demiş. Alicik onu dinlememiş. Gızgın gızgın yörüyüp gitmiş, ayının fırlatıp attığı sepeti düştüğü yerden alıp gene geri gelmiş. Ayı oğlu ayı demiş ayıya. Elindeki sepeti ayının götüne kütletmiş. İşte o zaman boz tüğlü ayının sabrı iyice taşmış ve Ali’nin suratına bi tokat patlatmış. Tokadı yiyen Ali yere kapaklanmış. İnat ya; düştüğü yerden bi daş kapmış, yumruk gibi daşı ayıya atmış. Ayının sabrı iyice taşmış. Düştüğü yerden kalkarak ona daş atan Ali’ye bi tokat daha patlatmış. Alicik gene yere kapaklanmış. Ulan kalkma işte kalkma! Gosgocaman ayıyla dalaşma! Şakadan olsa bile ona daş atma! Ayıyı gızdırma! Çok inat ya; gene kalkmış, ayıya gene daş atmış. Sen kimsin ulan bacaksız demiş ayı o zaman. Kimsin, nesin? Fakir Zinel’in, bi de fukara bi kedinin kimsesizi! Sanki valinin, kaymakamın oğlu musun? Baban poliz mi, komser mi? Yayın yok, okun yok… Ağzından ateş kusan delikli borun yok! Ankara’da dayın yok akılsız çocuk! Sen kimsin? Neden bu gadar inat birisin? Çok domatiz var ikimize de yeter dedik! Neden laf dinlemiyon deyip deyip veryansın etmiş. Bi sağdan bi soldan, bi aşağıdan bi yukardan; bi kıçına, bi sırtına, eline, beline, yüzüne, gözüne bi tokat, bi tekme; ölçmeden, biçmeden, tartmadan urmuş, düğmüş, Aliciği gebertip yerlere sermiş. Sonra bakmış ki Ali yerden kalkamaz; o zaman herhalde öldü deyip bahçadan çıkıp anasının mına gitmiş…”
“Ali bahçeye gidip bi daha da gelmeyince…” dedi Selim, “anası merak etmiş. Bi bakayım hele deyip bahçeye gitmiş. Bahçeye gidince Aliciği o vaziyette görmüş. Böyle işte hocam…” dedi Sabit öğretmene “Ali o zaman her yeri yara bere içinde, yüzü gözü şiş, mosmor çürük, bi de korkudan dilini yutmuş! Yirmi gün, otuz, kırk gün yatak yorgan yattıydı. Sonunda iyi oldu. İyileşti, kalktı, dikildi…”
“Kasabaya hastaneye, doktora filan götürmediler mi?” dedi Kenan öğretmen.
“Hayır hayır…” dedi Selim, “ne şehir, ne doktur, ne hastane… Bizim bu Ayazma köylüsü hastane, doktur filan bilmez. Gitmez. Ottan, çiçekten merhem yaptılar, yaraları sardılar. İyi oldu çocuk. Yaraları bereleri iyi oldu da lakin dilini yutmuş ya bi daha konuşamadı. Hiç… Şindi bile… Yetim Ali dilsizdir hoca bey! İşitir, duyar, anlar ama cevap veremez, konuşamaz. Boz ayı ona küçük dilini yutturmuş. Gördük ya, sen de gördün! Fark etmedin mi? Ayıyı vurduğu zaman ses ettik de bizi nasıl duydu…”
“Duydu…” dedi Sabit öğretmen, “bize el etti, güldü. O kadar… Eliyle köpeklerine işaret etti, sonra da bişey olmamış gibi çekip gitti.”
“Keçilerinin yanına gitti…” dedi Selim.
“Sonra ne oldu?” dedi öğretmen, “o olaydan sonra?..”
“Sonra…” deyip anlatmaya devam edecekti Selim ama daha önce biraz rakı almalıydı. Boncuk boncuk terlemiş bardaktaki rakıdan bir fırt aldı, çilli derili balığın pembe etinden aldı, tuza banıp ağzına attı.
“Sonracığıma…” dedi, “Zeynel bu ayıya çok kızmış. Ali’yi döven, döve döve ölümlerden ölüm beğendiren bu çıtırla pıtırın anası boz ayıya. Yemin etmiş, ahdetmiş. Bu ayıyı öldürmek bundan sonra benim boynumun borcudur demiş. Kan davası gütmüş yani. Üç gün, üç hafta, üç ay… Hem keçilerini gütmüş, hem dağ bayır gezmiş, her yerlerde bu boz ayıyı gözlemiş, aramış, sesini soluğunu dinlemiş. Bi gün gene aynı yerde, küçük zebze bahçesinin ötesinde onu görmüş. O zaman iki yavrusu büyümüşmüş. Oynaya zıplaya, tıngır mıngır yürüye yuvarlana anasının ardında gezerlermiş. O zaman bizim bu Zeynel hiç tereddüt etmemiş. Ben bu ayıyı öldürürsem iki yavru anasız babasız ne ederler diye düşünmemiş.”
“O hiç düşündü mü?” deyip söze girdi Sami Can, “Aliciği tekme tokat düyerken, tekme tokat! Ağzına, burnuna, yüzüne, gözüne… Hiç düşündü mü? Alicik yere düşüp bi daa kalkamayınca öldü deye bırakıp gitmiş. O zaman hiç düşündü mü? Etme bulma dünyası gardaşım! Bu dünya büle… O zaman; ben bu bacak gadar çocuğu düyersem babası gelir sonra o da beni düyer deye hiç düşündü mü?”
“Yapma Sami abi!” dedi Selim, “o ayı be! Ayının düşüncesi olsa, böyle ince düşüncesi… O zaman ayı olmaz, başka bişey olurdu be! Güldürme adamı! Neyse hocam, bu hikâyeyi anlat dedin ben de anlatıyom. Sözün kısası, bizim Zeynel tek kırma tüfeğini patlatıp boz ayının üstüne bi sürü davşan saçması yollamış. Ulan salak adam!.. Bizim Zeynel’e diyom. Rahmetli olmuş bi insana salak denmez ama oğlum davşan saçmasıyla hiç ayı mı öldürülür? Neyse, belli ki ayı saçmaları yimiş... Çünkü iki yavrusunu orada bırakıp kaçıp gitmiş. Yani anlayacağın Zeynel oğlunu döven, her yerlerini çürüten, hatta ödü patlayıp ölmemiş ama ona küçük dilini yutturup yedirten o ayıyı vurmuş, fakat öldürememiş. Tam tüfeğe yeni bi fişek koyup ayının peşinden gidecekmiş ki önce biraz dur bakalım demiş kendisine. Ayının yavrularını tutup almış, onları götürüp kışlaya kapamış. Ayı yavrusunu ne yapacaksa? Yavruları kışlaya kapayınca dönüp gelmiş, çıtırla pıtırı tuttuğu, ayıyı vurduğu yere. Kan görmüş. Yerde kan görünce ayının yaralandığını anlamış. Düşmüş peşine. Kan izi, ayak izi deye deye, izleri takip ede ede ta kayalıklardan öteye o yarlık yere gitmiş. Bulmuş. Ayıyı orada bulmuş. Ayı ölmemiş. Bi yerden düşüp gebermemiş, iki seksen serilip ayaklarını yukarı dikmemiş ama yaralı olduğu, çok kan kaybettiği her halinden belliymiş. Çünkü çok halsizmiş ve zar zor yürümekteymiş. Gene de eli tüfekli düşmanı Zeynel’in peşinde olduğunu görünce kaçmak istemiş. Ve nitekim epeyi de kaçmış. Ama nereye kadar?.. Yaralı, kan kaybetmiş bitkin… Halsiz ayı ne kadar kaçabilir? Sırt üstünden dolanarak o üstü düz ama beri tarafı bi kale duvarı gibi olan kayanın oraya kaçmış. Bizim Zeynel ayının peşinde, onu takip etmeyi bi saniye bile bırakmamış. Hep peşinde. Ayı halsiz mecalsiz böyle böyle dereye bakan yanı kale duvarı gibi olan kayanın ta öte ucuna kadar varmış. İşte o zaman bakmış ki daha başka kaçacak bi yer yok! Önü uçurum, arkasında da Zeynel… Biraz gitse uçurumdan düşüp ölecek, gitmeyip dursa Zeynel öldürecek! Yani ayı için ölümden kaçış yok artık. Seç beğen, ölümlerden ölüm beğen!”
Selim tam burada, yani hikâyenin burasında Zeynel’i anımsamış, gözünün önüne onun o hali gelmiş olacak ki susup gülümsedi. “Hoca…” dedi öğretmene, “bütün bunları ölmeden önce bize Zeynel anlatmıştı. Rahmetli anlatırken kendisi de gülüyodu. Bu yüzden hatırlayınca bana da bi gülme isteği geldi. Rahmetli gözümün önüne geldi kızma be deli!” dedi Sami’ye. “Yani hocam, komedi gibi bişey! Valla… Öyle be hocam! Valla öyle. Komik… Rahmetli o zaman, hastanedeyken onu ziyarete gitmiştik; o zaman anlatırken kendisi de gülüyo, güle güle ölüyodu. Neyse… Zeynel’in anlattığına göre; şıp şıp aka aka kanı kalmamış ayı uçurumun başına gidince kendi kendine iki ucu boklu bi diğnek demiş. Kendi vaziyeti için. Gitsem ölüm, kalsam ölüm anasını satayım demiş. Ölümlerden ölüm beğen. Ölüm zamanım gelip çattı en iyisi kendim öleyim demiş ve oraya düşüp ölmüş. Ayı kendi kendine ölünce Zeynel pek inanmamış. Acaba gerçekten öldü mü deye orada yarım saat, bi saat dikilip beklemiş. Yarım saat, bi saat bekleyince bakmış ki ayıda bi kıpırtı yok, öldüğünü anlayıp yanına gitmiş. Ayı orda iki seksen uzadılı; ne ses, ne soluk, ne kıpırtı… Gene de?.. Demiş. Acaba? Gene de emin olmak lazım ölüp ölmediğinden demiş. Uzatıp ayağının ucuyla ayıyı dürtelemiş. Acaba? Sen misin yanıma kadar gelip beni dürteleyen! Ayı içinden böyle demiş. Düşmanının yanına kadar gelip onu dürteleyecek kadar yakınında olduğunu anlayınca… Aslında ayı ölmemiş öldü numarası yapıp Zeynel’i kandırmaktaymış. Götü sıkışınca ölü numarası yapmış yani. Ayının kurnazlığına bak! Sonra, Zeynel’in dibinde olduğunu anlayınca fırlayıp kalkmış. Ve Zeynel’i bacaklarından yakaladığı gibi yere çalmış. Başlamışlar buğuşmağa. Alt alta, üst üste, sarmaş dolaş bi süre buğuşmuşlar. Sonra yuvarlana yuvarlana ta uçurumun başına varmışlar. Ve uçurumdan aşağı yuvarlanmışlar. Hoca…” dedi Selim, Sabit öğretmene. Bi de Kenan öğretmene baktı o sırada; “siz o uçurumu gördünüz, biliyosunuz dimi?” dedi.
“Biliyoruz…” dedi her iki öğretmen de.
“Sonra…” dedi Selim, “kaç metre yüksekliktedir orası? Var mı yüz metre? Yüz, yüz yirmi, yüz otuz? Yani belki de yüz elli metre vardır dereye kadar. Zeynel’i orda, o uçurumun dibinde buldukları zaman ölmemişti. Kayanın tepesinden uçuruma düştüklerinde Zeynel önce, ayı sonra düşmüş. Yani ayı Zeynel’in üstüne düşmüş. Onları orda buldukları zaman ayı ölü, Zeynel’se diriymiş. Bütün kemikleri kırıkmış fakirin, bu yüzden düştüğü yerden kalkamamış. Kırılan kemikleri olsa kolay; belki iyileşirdi ama… Zeynel’i İstanbul hastanesine götürdüler sonra. Orda altı gün yaşamış sonra ölmüş. Dokturların demesine göre kırılan kemikler kaynaşır, Zeynel iyileşirmiş ama omurilik kemiği iyileşmezmiş. Fakirin boynu da kırıkmış. Yani omurilik kemiği kırıkmış… İşte hikâye bu hocam… Hikâye komik bi hikâye gibi ama hiç de komik diil! Zeynel ölmeyip yaşasaydı… O zaman tamam. O anlatır biz gülerdik… Ama ne yazık ki sonuç ölüm... Ölümün yüzü komik diil, bet be hocam!

Tevfik Tekmen/ 13 Ocak 2008/ Lüleburgaz



Telif Hakkı Uyarısı Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı isimli yazı, Tevfik Tekmen tarafından 1/14/2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...

Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
Ziyaretçi Yorumu
Ziyaretçi Yorumu / 1/15/2008
O kadar sürükleyici ve öyle içtendi ki.. Ayazma köyüne gittim boz ayının bahçeyi nasıl talan ettiğini Ali`yi Boz ayıyı gördüm.Bunlar için güçlü kaleminize teşekkür ediyorum.


Ağustos
28
Çoklu Zeka Alim Bey Akıllı Türkler
Cemal ÇelikYaşamdan Hikayeler • 30 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
28
Hayallere İnfaz!
Dilan DağcıYaşamdan Hikayeler • 52 kez okundu. • 5 kez yorumlandı.
Ağustos
27
Kayıp Yazar 8
Lutuf VeliYaşamdan Hikayeler • 39 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Ağustos
27
Bekleyiş
Büşra WonkaYaşamdan Hikayeler • 12 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
27
Kelimeler
Ali İhsan SalıkYaşamdan Hikayeler • 9 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
28
İkisinin Arası Beş Dakika
Tevfik TekmenToplumsal Hikayeler • 28 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
23
Mavi Gömlek
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 45 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
4
Ceylan Yoza Gitti
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 111 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
1
O Ç Osmanov
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 158 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
28
Yazıklar Olsun!
Tevfik TekmenEleştiri Makaleleri • 104 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Ekim
12
Lütfen Hoşgörü!
Tevfik TekmenFelsefi Makaleler • 1172 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ocak
14
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 896 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
26
İşte Aşk Bu
Tevfik TekmenAşk Hikayeleri • 669 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Şubat
11
İnsanlar Ölmesin
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 627 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Aralık
26
Neydi Ne Oldu
Tevfik TekmenDidaktik Şiirler • 607 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı, Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı hikayesi, Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı hikaye, Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı nedir?, Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı hakkında bilgi, Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı hikayeleri, Tevfik Tekmen hikayeleri, Yetim nedir, Yetim hikayesi, Yetim hikayeleri, Ali`yi nedir, Ali`yi hikayesi, Ali`yi hikayeleri, Döven nedir, Döven hikayesi, Döven hikayeleri, Boz nedir, Boz hikayesi, Boz hikayeleri, Ayı nedir, Ayı hikayesi, Ayı hikayeleri,

Radyo
Ayşegül Tezcan
Canlı Yayında
İstek Paneli

Siteden Dinleyin
Winamp Dosyası
Media P. Dosyası










Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : Real Estate Scripts | Chomsky | Loans | Personal Loans | Mortgages | Video | Arkadaş | Saat